Su Hak mıdır? Yeni Karbon mudur? Yoksa Ortak Mal mıdır? (EKOIQ)

 
Su yeni karbon mudur, temel bir insan hakkı mıdır, yoksa ortak mal mıdır? Bu sorulara verilecek yanıt, tüm canlıların geleceğini de belirleyecek gibi.
Yazı: Balkan TALU
Peynir, ekmek değil ama acı su bedava, demişti Orhan Veli zamanında. Muhtemelen o zamanlar suyu şişeleyip satmak kim­senin aklından geçmiyordu. Su bu dünyanın vatandaşlarına bahşedilmiş bir şeydi. Çok yakın zamana kadar böyle sorunlar yaşayacağımız kimse­nin aklına gelmemişti. Öyle ya dünya­mızın üçte ikisi suydu değil mi? Gelin görün ki istatistikler epey korkutucu. Günümüzde yaklaşık 1 milyar insanın temiz suya erişimi yok. 2,6 milyar in­san temel kanalizasyon sistemlerinden mahrum yaşıyor. Her yıl beş yaşın al­tındaki 1,4 milyon çocuk bu sorunlar yüzünden yakalandıkları hastalıklar sebebiyle ölüyorlar.
Ekonomik alanda alışılmış iş yapış şekliyle devam edildiği takdirde su talebi yirmi yıl içinde mevcut rezerv­lerin yüzde 40 üstüne çıkacağı tahmin ediliyor. Kamboçya, Endonezya, Fili­pinler ve Vietnam gibi ülkelerde alt­yapıya yönelik yatırım yapılmadığı için kirli suya bağlı hastalıklar nedeniyle yaşanan ölüm oranlarının oldukça yüksek olduğu biliniyor. Bu yatırımla­rı yapmamış olmanın getirdiği ekono­mik maliyet ise 9 milyar doları bulmuş durumda.
Su Yeni Karbon mudur?

Tüm bu nedenlerle sürdürülebilirlik­le ilgili çalışan şirketler artık karbon ayakizinin yanı sıra su ayakizlerini de dikkate almaya başladılar. Bu alandaki alarm zillerinin giderek daha yüksek bir tonda çalması nedeniyle, konunun üzerine eğilmeye karar veren Karbon Şeffaflık Projesi (CDP), kurumlar için Su Şeffaflığı üzerine de bir soru formu hazırladı ve çalışmalara hız ver­di. Ve sonuçta, 2010 yılında 302 bü­yük şirketin katılımıyla çok kapsamlı bir Su Şeffaflık Raporu yayınlandı.
2010 Su Şeffaflık Raporu’na baktığı­mızda gerçekten çarpıcı bilgi ve geliş­melerle karşı karşıya kalıyoruz: Şirket­lerin yüzde 50’si yakın dönemde (1-5 yıllık zaman dilimi içinde) risk altına gireceğini öngörüyor. Yüzde 39’u ise şimdiden kıtlık, sel felaketi ve su ka­litesinde düşüş gibi problemler yaşa­maya başladıklarını söylüyor. Firma­ların yüzde 67’si üst yönetimlerine su konulu raporlamalara başlamış bile. Kuruluşların yüzde 89’u kurum içinde suya bağlı strateji ve politika­lar oluşturmaya başlamış; yüzde 60’ı ise su bazlı performans hedeflerini çoktan belirlemiş durumda.
Su ve Karbon: Benzerlikler ve Farklar
Bütün bu bilgilerin ışığında, ye­şil ekonominin pirlerinden sayılan Andrew Winston son yazılarından birinde haklı olarak şu soruyu dil­lendirdi: “Su Yeni Karbon mudur?”Winston’un sorusu gerçekten kışkır­tıcı; su önümüzdeki dönemde belki karbon kadar stratejik bir değişken ve risk unsuru olacak ama yine de ikisini aynı kefeye koymak nere­deyse imkânsız. İlk olarak bir ton karbon salımıyla yaratılan etki her yerde aynı; ancak su kaynaklarının tüketimi farklı bölgelerde farklı so­runlara sebebiyet veriyor. Uzman­lar ne kadar küresel su politikaları belirlemeye çalışırlarsa çalışsınlar, alınan tedbirler eninde sonunda ye­rel bazda oluyor. Ayrıca, suyla ilgili bir fiyatlandırma politikası hayata geçirilecekse suyu geridönüştürü­lebilir bir kaynak olarak kullanmak gerekiyor. Tabii bu arada suyla ilgili bir fiyatlandırmaya girişmek de hem zor; hem de pek doğru olmayabilir.
Aslında karbon ile su arasındaki te­mel fark birinin pozitif, diğerinin ise negatif bir kaynak olması olabilir. Daha açık bir ifadeyle, karbon üreti­min negatif, arzu edilmeyen bir çık­tısı. Dolayısıyla temel hedef, durmak­sızın kısıtlanması yönünde. Su ise, pozitif bir doğal kaynak. Üretimdeki rolü de, bir çıktı değil, hemen tüm sektörler için temel bir girdi. Tüm amaç ise bu suyu, tüm toplumsal kesimler ve coğrafyalar için adil bir yaklaşımla, temel dengeleri gözete­rek kullanabilmek. Bütün bu neden­lerle su ile karbonun tek benzerliği, gezegenin varoluşunda ve küresel ısınma bağlamında kritik birer unsur olmaları.
Su Stresi Artıyor
Su kullanımıyla mevcut su kaynak­ları oranlandığında ortaya çıkan dengesizlik durumu, literatürde Su Stresi olarak adlandırılıyor. Coğrafi olarak orta kuşakta bulunan havza­larda su stresi yüzde 20’ye ulaşıyor; ılıman kuşakta ise bu oran yüzde 60’lara kadar çıkabiliyor. Dünya Su Konseyi ise genel su stresini belirle­yebilmek için bu iki değerin ortala­masını alarak yüzde 40 gibi bir oran ortaya koyuyor (bu arada Türkiye de su açısından stresli ülkeler arasında yer alıyor).
Birleşmiş Milletler Çevre Programı’nın (UNEP) 2010 yılında yayınladığı Yeşil Bir Ekonomiye Doğru raporuna göre ise, 2015 yılına ait Binyıl Kalkınma Hedefleri’nin suyla ilgili kısımları tutturulduğunda ve su sürdürülebilir sınırlar içinde kullanıldığında 2030’da su stresi ya­şayan bölge oranı yüzde 7’den yüz­de 4’e düşebilir. Rapor’a göre, yine bu hedef çerçevesinde yapılacak su yatırımlarıyla, 2030 yılında küresel bazda 38 milyon, 2050 yılında ise 43 milyonluk bir ek istihdam da yaratı­labilecek.
Su Stresi konusunda, dünya eko­nomisine yön verenler de alarma geçmiş olmalı ki, bu yıl gerçekleşti­rilmiş olan Davos Zirvesi’nin gün­dem maddeleri arasında da yer aldı. Dünya Ekonomik Forumu teşvikiy­le kurulan Dünya Su Grubu Ortak­lığı (WRG), 2030 yılında suya olan taleple erişim arasında yüzde 40’lık bir fark olabileceğini öngörüyor. Bu yüzden WRG, su kıtlığı çekilen ülkelerde su reformunun hızlandırıl­ması için iş dünyası, STK ve devlet birimlerini buluşturarak, atılacak adımları hızlandırmaya çalışıyor. Konunun hayati önemini kavrayan iş dünyasının önemli bir kısmı da çeşitli stratejiler geliştirme yolunda. Sanayide suyun doğru kullanımıyla ilgili en ciddi atılımlardan biri Ge­neral Electric’ten geldi. GE, 2008 yılında 2006 yılını baz alarak 2012 yılına kadar temiz su tüketimini yüzde 20 azaltmayı taahhüt etti. Bu taahhüdü yaptığından beri GE su kullanımını düşüreceği alanları tek tek belirledi ve bir su tasarru­fu planı dahilinde değerlendirmeye aldı. GE, arıtma teknolojileri sattığı Elion Kimyasal ile de ortaklık kura­rak Çin’in Sarı Nehri’ne daha fazla deşarj yapılmasını engellemiş oldu. Sanayide bu konuda atılım yapan diğer bir önemli şirket olan ITT ise Suyun Değeri (The Value Of Water) projesiyle dikkat çekiyor. ITT’nin Suyun Değeri projesinin internet si­tesi şu cümleyle açılış yapıyor: Eğer ABD’nin su kaynakları bir hasta olsaydı şu anda yaşam destek üni­tesine bağlı olurdu. ITT’nin su gü­venliği için üç aşamalı bir planı var. Birinci aşama içme suyuna güvenli erişimi kapsıyor. Göllerden, nehirler­den çekilen su içme suyuna dönüş­türülürken kimyasallara başvurulmuyor. İkinci aşamada su yeniden kullanılıyor ve geridönüştürülüyor. Üçüncü aşamada ise yeni teknoloji­lerle atıksu pompaları enerji açısın­dan verimli hale getiriliyor.
Harekete geçen global şirketler GE ve ITT ile sınırlı değil tabii ki. Dün­yanın en büyük bira üreticilerinden SABMiller, yine dünyanın en büyük içecek üreticilerinden Coca-Cola, öncü orman ürünleri şirketi UPM-Kymmene ve gıda devlerinden Nest­le gibi şirketler de su ayakizlerini raporladılar. SABMiller, WWF deste­ğiyle ortak rapor hazırladıktan sonra iş dünyasına STK’lara ve diğer ku­ruluşlara Vadeli Su Ortaklığı’na ka­tılmaları için bir çağrı da gönderdi. Bu çağrıya Alman Kalkınma Ajansı (GIZ) ve Doğal Hayatı Koruma Der­neği (WWF) de destek verdi. SAB­Miller markalarından Miller Coors, ABD merkezli Doğa Koruma Kuru­luşu ile işbirliği yaparak Büyük Bira Büyük Sorumluluk kampanyasını yürürlüğe soktu.
Dünyadaki vaziyet böyleyken Tür­kiye ise su stresinden mustarip bir ülke konumunu sürdürüyor. Bilin­diği üzere, 1000-2000 metreküp dilimindeki ülkeler su stresi yaşa­yan ülkeler olarak nitelendiriliyor. 1000 m3’ün altındaki ülkeler ise su fakiri olarak anılıyor. TÜİK verile­rine göre Türkiye’de kişi başına su tüketimi yılda 1700 metreküp civa­rında, yani ülkemiz sorunun tam göbeğinde. İTÜ Çevre Mühendisliği Öğretim Üyesi olan İsmail Koyuncu, Türkiye’nin su fakiri olmaması için evsel ve endüstriyel atık suların geri kazanılması gerektiğini söylüyor. Koyuncu aynı zamanda bir yere hangi kalitede su gerekliyse o kali­tede su verilmesi gerektiğinin altını ısrarla çiziyor. Örneğin tarım arazi­lerine çok iyi kalitedeki suyun ve­rilmesini israf olarak nitelendiriyor. Türkiye’de de bu anlamdaki ilk pilot projelerden biri Konya’da başlatıl­mış. Yaklaşık 1000 metreküp/gün evsel atık arıtma suyu, çıkışından alıp, filtreleme yapılıp, Mor Şebeke adı verilen bağımsız bir ağ vasıta­sıyla yeşil alan sulamalarında kulla­nılıyor. Proje başarılı olursa Konya geneline yayılacak. Ama Türkiye’nin su stresinden kurtulabilmesi için su konusunda atması gereken daha çok ama çok adım var.
Dünyanın Kanı mı?
Su bir insan hakkı mıdır, yoksa hem kamu hem de özel sektörün kullanımına açılmış bir meta mıdır? Heinrich Böll Vakfı’ndan Ingrid Spiller, bu tartışmaya bambaşka bir boyut kazandırıyor. Spiller “Su: İnsan Hakları ve Ortak Mal” baş­lıklı yazısında şöyle diyor: “İnsanın su hakkı, genellikle yetersiz mali araçlar nedeniyle bu değerli kay­nağın adaletsiz ve eşitsiz dağıtımı nedeniyle tehdit altında değil sade­ce. İnsanın su hakkı, aynı zamanda ‘su’ kaynağının bizzat kendisinin eksikliği nedeniyle de tehlikede.” Bu yüzden “Herkes için Su” gibi bir talep ortaya koyduğunuz zaman gi­derek tükenmekte olan kaynakları pek de korumuş olmuyorsunuz. Bu noktada Spiller, bir iğne de BM’ye batırıyor ve 2008 yılında çıkmış olan güvenli içme suyu sıhhi tesi­sat konulu kararnamenin çok geç kaldığını savunuyor. Anlayacağınız, durum kritik. Bu yüzden acilen bir ara çözüm bulmak gerekiyor. Spil­ler, bu noktada suyun bir ortak mal (commons) olarak tanımlanmasını öneriyor. Spiller ortak malları şöy­le tanımlıyor: “Ortak Mallar bizleri hayatta tutuyor ve gezegenimizdeki yapıcı, çoğaltıcı ve yaratıcı süreçleri destekleyen ağı meydana getiriyor. Beslenme, iletişim kurma, kendimi­zi eğitme ve hareket etme araçlarını bize sağlıyor, hatta tüketimimizden kaynaklanan atıkları da tahliye edi­yor. Ortak Mallar’ın çeşitliliği ve canlılığı, 21. yüzyılın başında içinde bulunduğumuz değişimlerin karşı­sında durabilmek için gereksinim duyduğumuz anahtarı oluşturuyor.”
Spiller yazısına Leonardo de Vinci’den bir alıntıyla giriyor; bizler de hatırlayalım: “Su dünyanın kanı­dır”. Büyük dâhinin bu sözlerinin anlamını kavrayınca, artık suyu şu ya da bu özel kuruluşun malı ya da tek tek bireylerin hakkından öte, mavi gezegende yaşamın sürmesini sağlayan temel unsur olarak görme­ye başlayabiliriz belki de.

Başbakan Nükleer Santral Diyor.

  Başbakan Nükleer Santral Diyor.


21 Mart 2012 ÇARŞAMBA Resmî Gazete Sayı : 28240
GENELGE
Başbakanlıktan:
Konu : Akkuyu Nükleer Güç Santrali Projesi
GENELGE
2012/8
Ülkemizin enerji arz güvenliğinin sağlanabilmesi, sürekli olarak yüksek oranda artan elektrik enerjisi talebinin karşılanabilmesi, ithal enerji kaynaklarına bağımlılığın ve cari açığın azaltılabilmesi için yerli ve yenilenebilir enerji kaynaklarının maksimum düzeyde kullanılması, enerji verimliliğinin artırılması, enerji yoğunluğunun azaltılmasının yanı sıra ülkemizde inşa edilecek nükleer santrallerden üretilecek elektriğin enerji arz portföyümüze katılması önem taşımaktadır.
Elektrik enerjisi ihtiyacımızın karşılanmasında nükleer santrallerin de yer alabilmesine ilişkin, Yüksek Planlama Kurulunun 18 Mayıs 2009 tarihli ve 2009/11 sayılı Kararı ile kabul edilen Elektrik Enerjisi Piyasası ve Arz Güvenliği Strateji Belgesi’nde elektrik üretiminde nükleer santrallerin kullanılması konusunda başlatılan çalışmalara devam edilmesi, bu santrallerin elektrik enerjisi üretimi içerisindeki payının uzun dönemde daha da artırılması, ayrıca 9’uncu Kalkınma Planında (2007-2013), elektrik arzında sağlıklı bir çeşitlendirme yaratmak için elektrik üretim kaynakları arasına nükleer enerjinin dahil edilmesi hedeflenmektedir.
Bu hedef doğrultusunda, 12 Mayıs 2010 tarihinde “Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Rusya Federasyonu Hükümeti Arasında Türkiye Cumhuriyeti’nde Akkuyu Sahası’nda Bir Nükleer Güç Santralinin Tesisine ve İşletimine Dair İşbirliğine İlişkin Anlaşma” imzalanmış, akabinde 15/7/2010 tarihli ve 6007 sayılı Kanunla onaylanması uygun bulunmuş ve 6/10/2010 tarihli ve 27721 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. 
Söz konusu hükümetler arası Anlaşma ile gerçekleştirilmesi öngörülen Akkuyu Nükleer Güç Santrali Projesi kapsamında kamu kurum ve kuruluşları ile koordinasyon, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı tarafından sağlanacaktır. Projenin gecikmeye mahal vermeden zamanında tamamlanabilmesi için, kamu kurum ve kuruluşlarımızca her türlü iş ve işlemler ivedilikle sonuçlandırılacaktır.
Bilgilerini ve gereğini rica ederim. 

Recep Tayyip ERDOĞAN
Başbakan

Yargı GDO İzinlerini Hukuka ve Mevzuata Aykırı Buldu

 -BASIN AÇIKLAMASI-

YARGI GDO İZİNLERİNİ HUKUKA VE MEVZUATA AYKIRI BULDU!..
20.3.2012

Yargı GDO`lara "HAYIR" dedi! Bilimsel Komitenin gıda ve yem amaçlı kullanılması için uygun bulduğu, Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı`nın da "EVET" dediği GDO`lara yargı "DUR" dedi!

26 Ekim 2009 tarihinde yürürlüğe giren Gıda ve Yem Amaçlı Genetik Yapısı Değiştirilmiş Organizmalar ve Ürünlerinin İthalatı, İşlenmesi, İhracatı, Kontrol ve Denetimine Dair Yönetmelik çerçevesinde oluşturulan "Bilimsel Komite" mısır, soya, pamuk, kanola, şeker pancarı, patates ürünleri ile bakteri ve maya biyokütlesinden oluşan GDO`lu toplam 32 çeşide izin vermiş, GDO`ya Hayır Platformu bileşenlerinden TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası, Ekoloji Kolektifi Derneği ve Tüketici Hakları Derneği de, bu izinlere karşı Ankara 3, 4 ve 6. İdare Mahkemelerinde dava açmıştı.

GDO`lu mısır, pamuk, kanola, şeker pancarı ve patates çeşitleri ile bakteri ve maya biyokütlelerini kapsayan 29 ürün için verilen onayları, Ankara 3. ve 4. İdare Mahkemeleri hukuka ve mevzuata aykırı buldu!

Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı savunmasında GDO`larla ilgili tesis edilen işlemlerin hukuka ve mevzuata aykırı olmadığı, GDO`lu ürünlerin AB`de kullanılan ürünler olduğu, bilimsel değerlendirme sonucu bu ürünlere izin verildiğinin altını çizdi. Bakanlığın savunmasındaki en önemli söylemlerinden biri de AB`de kullanımda olan GDO`lu ürünlerle ilgili olarak şimdiye kadar herhangi bir zararın ortaya çıktığına dair bir bilgi bulunmadığı iddiası olmuştur.

GDO`ya Hayır Platformu, GDO`lu gıda ve yemlerin yol açtığı sağlık sorunlarını bilimsel verilere dayanarak kamuoyuna defalarca açıklamıştır ve açıklamaya devam edecektir. Bakanlığın savunmasında kullandığı dil, bugüne kadar açıkladığımız bilimsel verileri, dolayısıyla insan ve hayvan sağlığını dikkate almadığını göstermektedir.

Ancak Yargı, konuyu çok daha yakından ve titizlikle irdelemiş ve GDO`lu ürünlere verilen izinleri iptal etmiştir.

Yargı kararında, yeterli risk ve sosyoekonomik değerlendirme yapılmadığı, Komite değerlendirmesinde son derece dar kapsamlı ifadelere yer verildiğinin altını çizmiştir. Ayrıca, gen çeşitlerinin risk oluşturmadığı, insan, hayvan ve bitki sağlığı ile çevre ve biyolojik çeşitliliğe herhangi bir zararının bulunmadığı yönünde Bilimsel Komite tarafından alınan kararlarda hukuka ve mevzuata uyarlık tespit edememiştir.

Yargının GDO`lara karşı veriye dayalı olarak gösterdiği hassasiyet son derece önemlidir.

GDO`ya Hayır Platformu bilimsel veriler ışığında insan, hayvan ve çevre sağlığının korunması noktasında çalışmalarını ve mücadelesini devam ettirmektedir.

GDO`YA HAYIR PLATFORMU


Monsanto'nun ürettiği GDO MON 810

  

ALİ EKBER YILDIRIM / TARIM DÜNYASINDAN 20 Mart 2012

Avrupa'nın yasakladığı GDO'lu mısıra Türkiye izin verecek mi?

Uluslararası haber ajanslarına göre, Monsanto'nun ürettiği genetiği değiştirilmiş organizma (GDO) MON 810 mısır çeşidi Almanya, Macaristan, Yunanistan, Bulgaristan, Avusturya ve Lüksemburg'dan sonra Fransa'da da yasaklandı. Çevreye verdiği zarar nedeniyle bu ülkelerde yasaklanan MON 810 mısır çeşidi Türkiye'ye ithal edilebilir mi?


Türkiye Yem Sanayicileri Birliği Derneği İktisadi İşletmesi, Beyaz Et Sanayicileri ve Damızlıkçılar Birliği Derneği ve Yumurta Üreticileri Merkez Birliği'nin yem amaçlı, Türkiye Gıda ve İçecek Dernekleri Fedarasyonu' nun ise gıda amaçlı kullanmak üzere ithal etmek istediği genetiği değiştirilmiş mısır çeşitleri arasında MON 810 mısır geni de var.
Biyogüvenlik Kurulu, söz konusu mısır çeşidinin ithal edilip edilmeyeceğine karar vermek için bilim insanlarına Bilimsel Risk Raporu ve Sosyo Ekonomik Değerlendirme Raporu hazırlattı.
Bilimsel Risk Değerlendirme Komitesi'nin hazırladığı raporda genetiği değiştirilmiş MON 810 mısırın çevreye etkileri konusunda şu bilgilere yer verildi: "Ülkemizde genetiği değiştirilmiş bitkilerin yetiştirilmesi kanunen yasak olduğundan çevresel risk değerlendirmeleri; MON810 mısır çeşidinin kullanımı dikkate alınarak hayvan yemi şeklinde tüketimi sonrası sindirim sisteminden başlayıp dışkı ve gübre şeklinde indirekt şekilde maruz kalma, genetiği değiştirilmiş ürününü taşıma, depolama ve işleme esnasında kazayla çevreye yayılma riskleri ile sınırlı tutulmuştur."
Rapordaki bu kısa değerlendirmeden de anlaşılıyor ki, komite, MON 810 çeşidinin çevreye etkilerini yeterince araştırmamış. Gerekçesini de genetiği değiştirilmiş ürünlerin Türkiye'de üretiminin yasak olmasına bağlamış. Oysa, bu ürünü yasaklayan Avrupa ülkelerinde de genetiği değiştirilmiş ürün üretimi yok. Ama bu ülkeler çevreye verdiği zarar gerekçesi ile yasaklıyor.
Çevreye etkilerini araştırmayı gereksiz gören komitenin 20 sayfalık raporunun karara ilişkin bölümü ise şöyle: "Bilimsel Komite, MON810 mısır çeşidinin yem olarak kullanım amacıyla ithal edilmesinin risklerini değerlendirmiştir. MON810 mısır çeşidine biyoteknolojik yöntemlerle aktarılan genlerin yapısı, DNA dizilimi, promotör ve terminatör bölgeleri, ekstra DNA dizileri ve gen aktarım yöntemi ayrıntılı olarak incelenmiştir. Bu çeşitle ilgili başvuru dosyasında yer alan dokümanlar, risk değerlendirilmesi yapan çeşitli kuruluşların görüşleri (EFSA, WHO, FAO, FDA, OECD) ve bilimsel araştırmaların sonuçları (alerjik ve toksik etki analizleri, genetik modifikasyonun stabilitesi, morfolojik ve agronomik özellikler, hedef dışı organizmalara etkisi vb.) ile farklı ülkelerde üretim ve tüketim durumları göz önünde bulundurulmuştur. Yine bu genetiği değiştirilmiş çeşitle yapılan hayvan besleme çalışmaları da incelenerek yem olarak kullanımı sonucu ortaya çıkabilecek riskler değerlendirilmiştir. Ek olarak bu mısır çeşidinin ülkemizde kazayla yayılması durumunda oluşabilecek tarımsal ve çevresel riskler de göz önünde bulundurulmuştur.
Erişilebilen bu bilgiler ışığında Bilimsel Risk Değerlendirme Komitesi; MON810 mısır çeşidinin karşılaştırmalı analizlere göre geleneksel mısır çeşitleri kadar güvenli olduğu, biyoinformatik analizlere göre çeşitte üretilen proteinlerin bilinen bir alerjen ve toksik proteinle homolojisi bulunmadığı, genetik kararlılık ve toksikolojik açıdan bir risk taşımadığı, besin içeriği ile tarımsal özellikleri açısından genetiği değiştirilmemiş eşdeğerinden bir farkı bulunmadığı, kazayla çevreye yayılması durumunda, geleneksel çeşitlerden farklı bir çevresel etki yaratmayacağı kanısına varmış ve sonuç olarak, lepidopter mısır kurtlarına dayanıklılığı sağlayan B.thuringiensis kurstaki kökenli cry1Ab proteinini taşıyan MON810 mısır çeşidi tanelerinin ülkemizde yem olarak kullanılmasının uygun olabileceğine oy çokluğu ile karar vermiştir."
Bilimsel Komite'nin raporuna göre çevre de dahil risk taşımayan genetiği değiştirilmiş MON 810 mısır çeşidi yem amaçlı olarak ithal edilebilir. Kararın oy çokluğu ile alındığı ifade ediliyor. Komitenin 11 üyesinden kaçının bu karara şerh koyduğu belirtilmiyor. Ayrıca o üyelerin neden karşı çıktıkları da bilinmiyor. Bunun da açıklanması gerekmez mi? Çünkü, o kararı verenler de karşı çıkanlar da bilim insanı.
Biyogüvenlik Kurulu'nun Sosyo Ekonomik Değerlendirme Komitesi'ne hazırlattığı raporda da karar oy çokluğu ile alındı. Komite raporunun  karar ve öneriler bölümünde özetle şu görüşlere yer verildi:
"Sosyo-ekonomik değerlendirme komitesi MON 810 Mısır çeşidinin yem olarak ithal edilmesi için izin talebi başvuru dosyası hakkında gerekli bilimsel araştırma ve değerlendirmeleri yapmıştır. İthal izni için başvuru yapılan MON 810 mısır çeşidinin Türkiye'de üretim izni olmadığı için Türkiye'de üretilen mısır çeşitlerinde üretim alanlarından veya piyasaya sunulan mısır dane veya işlenmiş ürünlerinden yıl içerisinde örnekler alınarak Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı'nın akredite kabul ettiği laboratuvarlarda analizlerinin yaptırılması önerilmektedir.
Mısırın piyasaya sunulurken, ürünün etiketi üzerinde aktarılan gen ve ifade edilen transgenik proteinin ne olduğu açıkça belirtilmesi gerekir. Ambalajlı ürünlerde etiket büyüklüğünün yem ürünlerinde toplam ambalaj alanının yüzde 5'ine karşılık gelecek şekilde hazırlanması önerilmektedir. Dökme ürünler için de etiket bilgilerine ilişkin yönetmelik hükmü uygulanmalıdır. Ayrıca yem olarak kullanılacak MON 810 mısır çeşidiyle beslenen hayvanlardan elde edilen ürünlerin etiketlerinde de GDO içeren yemle beslendiğini belirten ibare bulunmalıdır.
İthal izni verilmesi durumunda GDO mısırın tüm resmi evraklarında ve etiketlerinde "GDO'ludur ve tohumluk olarak kullanılamaz" ibaresi yer almalıdır.
Tespit edilen izinsiz GDO ürünlerinin kontrollü koşullarda yakılarak imha edilmesi zorunlu tutulmalıdır."
Sosyo Ekonomik Değerlendirme Komitesi de oy çokluğu ile MON 810 mısır geninin ithalatına izin verilmesini istedi.
Her fırsatta Türkiye'nin Avrupa mevzuatından daha katı bir GDO mevzuatına sahip olduğunu dile getiren Biyogüvenlik Kurulu Başkan ve üyeleri ile Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı'nın Avrupa'nın yasakladığı MON 810 mısır genine izin verip vermeyeceğini hep birlikte göreceğiz.


GDO'nun Çevreye Etkileri ve Tıp'ta Kullanımı-Karasaban

GDO’nun çevreye etkileri ve Tıp’ta kullanımı /Hakan Ozan Erzincanli

Bir önceki yazımda GDO’ nun ne olduğu, nasıl yapıldığı ve temelde neden korkulduğunu yazmaya çalışmıştım. O yazıda temelde GDO’ nun insan sağlığına olası etkilerini, bilinmezlikleri ve riskleri anlatmaya çalışmıştım.
Oysa sadece insan sağlığına ve sadece yiyeceğimiz gıdadaki GDO’ ya odaklanmak kendimizi korumak amaçlı verdiğimiz içgüdüsel bir tepki ve günümüz insanının içgüdüsel tepkilerle yaşama lüksü “maalesef” yok. Sistem çok daha karışık ve aşağıda, bir çoğumuzun haberi bile olmadan GDO daha ne şekilde hayatlarımızı etkileyebilir, onu anlatacağım.
İnsan Dışı Canlılar ve Biyoçeşitlilik
İnsanlık olarak dünyayı parselledik ve sahiplendik. Bitkilerin, hayvanların, havanın, suyun, dağın, taşın sahibi olduğumuzu iddia ediyor ve böyle yaşıyoruz…
Dünyayı defalarca yok edecek güçte silahlarımız var…
İnsanlık olarak zenginleştiğimizi, güçlendiğimizi sandıkça aslında fakirleştiğimizi içten içe belki fark, belki hissediyoruz. BM Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi Başkanı Ahmed Djohlaf, 2010 yılında İngiliz Guardian gazetesine verdiği bir ropörtajda bakınız ne diyor:
“Bilimadamları, dünyada her 24 saat içerisinde 150-200 bitki, böcek, kuş ve memelinin soyunun tükendiği tahmin ediyor. Bu neredeyse doğal ya da tarihte olan oranın 1000 katı. Ve birçok biyologa göre bu, 65 milyon yıl önceki dinozorların yok oluşundan beri olan en büyük yok oluş. Memeli türlerinin % 15′ i ve kuş türlerinin % 11′ i soyu tehlike altındaki türler listesinde.”1
Dünyada toplam 1.742.000 canlı türünün tanımlandığı ve 4.926.000 canlı türünün bulunabileceği belirtilmekte.2 Buna göre türler bu hızla yok olursa 100 yıl içerisinde doğada yaşaması mümkün olmayan birkaç evcil bitki ve hayvandan başka canlı türü kalmayacağını öngörebiliriz. (Bence hemen bir fotoğraf makinesi ile günümüzde görme şansı bulduğunuz tüm bitki, hayvanların fotoğrafını çekip bir sandıkta torunlarınıza hatıra olarak bırakın; çünkü bu gidişle onlar bunların gerçeğini asla ama asla göremeyecek.)
Ve bizler biyoçeşitliliği korumak için büyük seferberlikler başlatıp ciddi önlemler alabilsek bile genetiği değiştirilen canlılar, doğadaki yabani ve evcil türlerle çiftleşip onların genetiğini değiştirebilir ve bunun geri dönüşü maalesef pek mümkün olmaz.
Genetiği Değiştirilmiş Bir Canlı, Diğer Canlı Türlerini Nasıl Değiştirir?
Örneğin lahanagillerden bir yağ bitkisi olan kanola (kolza)’ nın GDO varyeteleri; kendi ailesindeki karnabahar, brokoli, yabani turp, yabani şalgam, yabani hardal ile tozlaşabilir (yabani hardalı [Sinapis arvensis L.] bilirsiniz, ilkbahar ve yazın etrafta sarı sarı çiçek açan ve çok geniş yayılış gösteren bir bitkidir). Bu durumda örneğin normalde yabani hardala zarar verip nüfusunu kontrol altına alan bir böcek; GDO (Bt geni) içeren hardalların ürettiği zehir sebebi ile bitkinin nüfusunu kontrol edemeyecek ve GD’ leşmiş yabani hardal bu avantajı ile bölgedeki tüm florayı (biteyi) işgal edebilecektir.
Ayrıca genetiği değiştirilmiş bitkiler ile tarım yapılan bir bölgede, etraftaki üreticiler asla GDO bitki üretmek istemeseler de rüzgar, arılar, kelebekler aracılığı ile taşınan GD polenler; GDO’ suz bitkilere ulaşabilir ve onları da GDO’ lu yapabilir.
Yine örneğin genetiği değiştirilmiş bir balığın, yetiştirildiği havuzdan-kafesten kaçması durumunda (ki bu sıklıkla olur); bu balık doğal türdeşleri ile çiftleşerek o türün genlerinin değişmesine kolaylıkla sebep olabilir.
Tıpta GDO’ lar, Biyosentetik Ensülin Üretimi
Ve aslında risk çok daha da yakınımızda. Şeker hastalarının tedavisinde kullanılan ensülinin günümüzde nasıl üretildiğini biliyor musunuz? Şöyle:
1- İnsan ensülin proteinini üreten gen, insan kromozomundan alınarak izole edilir (ayrıştırılır).
2- Bu gen, bir bakterinin plazmidine eklenir. Plazmidler bakterinin içerisine konulur. Böylece insan ensülin proteinini üreten gen bir bakteri DNA’ sına eklenmiş olur.
3- Bu bakteri uygun bir besin ortamına konulur ve doğal olarak insan ensülin proteini üreten geniyle birlikte bölünerek çoğalır.
4- Böylece bu bakteri tarafından şeker hastaları için gerekli ensülin bolca ve domuz veya inekten üretilen ensüline göre çok daha ucuz şekilde üretilmiş olur. Buna “biyosentetik ensülin” denir.3 Şimdilerde bu üretim bakteriler yerine Aspir bitkisi ile yapılmaya başlanıyor, böylece üretim maliyetleri düşecekmiş.4
1980′ lerde “biyosentetik ensülin” in keşfedilmesi, domuz ve inek ensülinine göre çok daha ucuz şekilde üretilebildiği için şeker hastalarının ilaç masraflarını çok azaltmış ve patent sahibi firmayı zengin etmiştir.
Evet, sağlığı söz konusu olduğu zaman bir insan “tamam, bu ilaç satın alamayacağım ücretlerde üretilecek ve ben hayatımı sağlıklı şekilde sürdüremeyeceksem, GDO’ larla üretilmiş ilaçları kullanabilirim” diyebilir.(Tabii merak ediyorum acaba kaç şeker hastası kullandığı ensülinin GDO bakteriler tarafından üretildiğini biliyor? Aspir ile üretilecek olsa bilecek mi?) Ancak bu bakterilerin doğaya karışmasını önlemek mümkün mü? Bu biyosentetik ensülin 1980 ‘li yıllardan beri üretilip kullanılıyor. Ve bunun üretiminde yaygın olarak kullanılan bakteri “E. coli“. Bu bakteri her yerdedir: toprakta, havada, elimizde, suda… Ayrıca ayçiçeği ile aynı familyadan olan GDO aspir bitkisini de hatırlayalım.
Yani;
1- Genetik mühendisliği kullanılarak canlıların genlerine müdahale etmek ile doğadaki canlılar, doğal DNA yapılarını kaybedebilir ve bunun geriye dönüşü imkansıza yakındır.
2- Parmağınızı bastığınız herhangi bir noktada, uzak bir akrabanızın DNA’ sının bir kopyasına sahip, ataları 1990 yılında laboratuardan kaçmış (ki bu çok mümkündür) bir bakteri bulunabilir. (Dikkat edin, o bakteri akrabanız sayılır:)
Sonuç
Tıp amaçlı bile olsa genetik mühendisliği ile genlere yapay olarak müdahale etmek doğal yaşamı ve dolayısı ile insanı olumsuz etkiler. Olası kayıplar geri dönüşsüzdür. Şeker hastalığına karşı belirlenmesi gereken ana politika, insanlar hasta olduktan sonra tedavi etmek için ucuz ensülin üretmek değil; hastalığın hiç oluşmamasını sağlayacak tedbirler almaya çalışmak olmak zorundadır.
Şeker hastalığı son 100 yılın hastalığıdır ve yanlış tarım, gıda, sağlık politikalarının; vahşi kapitalizmin ürünüdür.
Günümüzde tarım endüstrisi gıda endüstrisini ve o da tıp endüstrisini beslemektedir. Bu döngü içerisinde de herkes, alır verir ve ekonomiye can verir. Ekonomi canlandıkça gerçekte doğanın ve dolayısı ile insanın öldüğü; gelecek nesillerin önü alınamaz şekilde yoksullaştığı görülmez.
Bu makalemi de bir önceki ile aynı şekilde bitirmek istiyorum:
İnanılamaz bir karmaşa içerisinde akıl almaz bir düzen sağlayan DNA’ ya, insanların zorla ve hile ile müdahalesinin son bulması dileğimle…
Kaynaklar
1 http://www.guardian.co.uk/environment/2010/aug/16/nature-economic-security 16 Ağustos 2010
 2 http://www.ekolojimagazin.com/?id=20&s=magazin
 3 http://www.iptv.org/exploremore/ge/what/insulin.cfm
 4 http://www.i-sis.org.uk/gmSaffloweHumanPro-Insulin.php
 GDO'nun Çevreye Etkileri ve Tıp'ta Kullanımı-KarasabanKaynak : Tarımsal.com – 6 Mart 2012

Türkiye'nin Ekolojik Bilançosu Çıkarıldı-WWF Türkiye

Türkiyenin Ekolojik Bilançosu

07/03/2012
Türkiye’nin Ekolojik Bilançosu Çıkarıldı
Ekolojik bütçemizi aşıp aşmadığımızı gösteren Ekolojik Ayak İzi, Türkiye için ilk kez hesaplandı. Sonuç: Ekolojik limit aşımı yaşıyoruz. Türkiye’nin tüketim düzeyi, dünya genelinde kişi başına düşen doğal kaynak kapasitesinin %50 üzerinde.
WWF-Türkiye, tüketim biçimimizin doğal kaynaklar üzerindeki etkisini inceleyen Türkiye’nin Ekolojik Ayak İzi Raporu’nu hazırladı. Küresel Ayak İzi Ağı işbirliği, MAVA Vakfı ve Garanti Bankası’nın desteğiyle gerçekleştirilen çalışma kapsamında hazırlanan rapor, 6 Mart 2012 tarihinde Küresel Ayak İzi Ağı Başkanı Dr. Mathis Wackernagel’in katılımıyla SALT Galata’da gerçekleştirilen toplantıda karar vericiler, özel sektör temsilcileri ve kamuoyuyla paylaşıldı.
Türkiye’nin Ekolojik Ayak İzi Raporu, doğal kaynakları arazi kullanım biçimlerine, tüketim kategorilerine ve gelir seviyelerine göre incelerken 2050 yılına yönelik senaryolar ışığında ekolojik limit aşımını durdurmak için çözüm önerileri sunuyor. Küresel ve bölgesel eğilimleri göz önünde bulundurarak, Türkiye’nin durumunu inceleyen Rapor, ekolojik açığın kapatılmasına yönelik stratejik kararlar için bilimsel bir zemin oluşturuyor.
Küresel Ayak İzi Ağı Başkanı Mathis Wackernagel, “Ne kadar kaynağımız olduğunu ve bu kaynakların hangi hızla ve kimler tarafından tüketildiğini bilmek, ekolojik açığımızı kapatmak için başlangıç noktasıdır. Dünyada görüldüğü gibi Türkiye’de de, 1970’lerden beri biyolojik kapasite açığı artıyor. Türkiye’nin refahını ve istikrarını tehdit eden ekolojik riskler hafife alınmayacak düzeyde. Ancak doğal kaynaklarının durumunu, sınırlarını ve bağımlılıklarını inceleyen öncü ülkeler, vatandaşlarının refahını ve ülkelerinin zenginliğini garanti altına alabilir. Türkiye bu öncü ülkelerden birisi olabilir,” dedi.
WWF-Türkiye Yönetim Kurulu Başkanı Uğur Bayar, “Ne kadar kaynağımız olduğunu, bunun ne kadarını kullandığımızı ve kimin neyi kullandığını belirlemeye yönelik bir hesaplama aracı olan Ekolojik Ayak İzi, sürdürülebilir bir yaşama ne kadar yakın ya da ne kadar uzak olduğumuzun anlaşılmasını sağlıyor. Ülkelerin ekolojik bilançosunu çıkaran Ekolojik Ayak İzi hesaplamaları, sürdürülebilir bir geleceğe doğru ilerlemememizin başlangıç noktası. Hazırladığımız Rapor ile Türkiye’nin biyolojik kapasitesiyle Ekolojik Ayak İzi’ni dengelemek için çözüm önerilerimizi sunuyoruz. Ekolojik Ayak İzi’nin, bir sürdürülebilirlik göstergesi olarak, başta kanaat önderleri olmak üzere toplumun geniş kesimlerince benimsenmesi ve karar verme süreçlerine entegre edilmesi gerekliliğine inanıyoruz,” dedi.
WWF’in Doğa Koruma İletişimi Direktörü Richard McLellan, “WWF olarak iki temel amacımız var: insanlığın Ekolojik Ayak İzi’ni azaltmak ve gezegenimizin biyolojik çeşitliliğini ve doğal yaşam alanlarını korumak. Son 40 yılda küresel ölçekte Ekolojik Ayak İzi’nin iki katına çıktığı bir dünyada yaşıyoruz. Yaşamımızı sürdürülebilir kılmak ve ‘tek dünya’ sınırları içinde yaşamak için hep birlikte hareket etmeliyiz,” dedi.
WWF-Türkiye Doğa Koruma Direktörü Dr. Sedat Kalem, “Türkiye’nin de içinde bulunduğu Akdeniz Havzası’nda ekolojik limit aşımı son 50 yılda sekiz kat arttı. Türkiye’nin Ekolojik Ayak İzi, sahip olduğu yenilenebilir doğal kaynakların iki katı. Türkiye’nin Ekolojik Ayak İzi’nin yaklaşık yarısını Karbon Ayak İzi oluşturuyor. Bu veriler bize, karbon yoğunluğunu azaltmadan ulusal biyolojik kapasite sınırları dahilinde yaşayamayacağımızı gösteriyor,” dedi.
Ayrıntılı bilgi için:
Seda Doğan, İletişim Yönetmeni, 0212 528 20 30, sdogan@wwf.org.tr
Editöre Notlar:
WWF-Türkiye
WWF-Türkiye (Doğal Hayatı Koruma Vakfı) 1996 yılında Doğal Hayatı Koruma Derneği’nin öncülüğünde kurulmuş, 2001 yılında ise WWF’in Türkiye ulusal kuruluşu olarak WWF-Türkiye unvanını almıştır. WWF-Türkiye çalışmalarını bağışlar ve kurumsal sponsorluklar ile yürüten kâr amacı gütmeyen bağımsız bir vakıftır. Doğa korumada 30 yılı aşkın süredir sayısız başarılı projeye imza atan WWF-Türkiye çalışmalarını, “ülkemizin doğasının korunması”, “yaşam tarzımızın değişmesi” ve “iklim değişikliğiyle mücadele” olmak üzere üç ana bileşende yürütür.
www.wwf.org.tr
Küresel Ayak İzi Ağı (Global Footprint Network) 
Küresel Ayak İzi Ağı, sürdürülebilirliği ölçülebilir hale getiren bir doğal kaynak hesaplama aracı olan Ekolojik Ayak İzi’ni geliştirerek sürdürülebilirlik bilimini desteklemektedir. Küresel Ayak İzi Ağı, ortaklarıyla birlikte bu bilimi daha da ilerletmek ve araştırmaları koordine ederek, metodolojik standartlar geliştirerek ve karar vericilere sağlıklı doğal kaynak hesapları sağlayarak insan ekonomisinin, dünyanın ekolojik sınırları dahilinde işlemesine yardımcı olmak için çalışmaktadır.
www.footprintnetwork.org

KuzeyDoğa'dan


2012 Dünya Çevre Endeksi’nde Türkiye 132 Ülke Arasında 109. Oldu



2012 Dünya Çevre Endeksi’nde Türkiye 132 ülke arasında 109. oldu. 2010’a göre 32.  sıraya gerileyen Türkiye, biyolojik çeşitliliği ve doğal alanları koruma konusunda ise 121. oldu.

Dünyanın en saygın üniversitelerinden Yale Üniversitesi, 2012 Dünya Çevre Performansı Endeksi’ni (Environmental Performance Index – EPI) yayınladı: epi.yale.edu/epi2012/rankings. Gelişmiş ülkeler ve dünyanın ilk 10 ekonomisi arasına girmeye çalışan ülkemiz, maalesef çevre sağlığı ve doğa korumada dünya ülkeleri arasında en son sıralarda ve birçok en az gelişmiş ülkenin arasında yer alarak, değerlendirilen 132 ülke arasında 109. oldu. Daha da üzücü olan, 2010 yılında 163 ülke arasında 77. olan ülkemizin sadece iki yılda 32. sıraya gerilemesiydi. İki yıl önce daha fazla ülkenin de değerlendirildiği düşünülürse, 2010 yılında çevre performansında 86 ülkeyi, yani ülkelerin %53’ünü geçen Türkiye, 2012’de 23 ülkeyi, yani değerlendirilen ülkelerin sadece %17'sini geçebildi ve %83’ünün gerisinde kaldı.
 
 

Genel çevre performansının yanı sıra alt kategorileri de ölçen endeksin biyoçeşitlilik ve doğal alanları koruma kategorisinde 121. olan ülkemizin durumu daha da vahim. 2010'da doğa ve biyoçeşitliliği korumada 163 ülke arasında 140. olan Türkiye, 23 ülkeyi ve ülkelerin %14'ünü geçmişti. Bu sene ise bu kategoride sadece 11 ülkeyi ve ülkelerin %8'ini geçebildik. Yani biyoçeşitlilik ve doğal alanları koruma kategorisinde dünyadaki ülkelerin %92'sinin gerisinde olan ülkemiz, Eritre, Haiti, Moldova, Libya ve Irak gibi en kötü %8 ülkenin arasında yer alıyor:


2012 yılında en iyi çevre performansını ormanlar (42.) kategorisinde gösteren Türkiye, hava kirliliği (71.) ve su kirliliği (56.) gibi çevresel sağlık (67.) kategorilerinde değerlendirilen 132 ülkenin ortalarında yer aldı. En kötü performansı ise ekosistemlerin canlılığı (118.), biyoçeşitlilik ve doğal alanları koruma (121.) ve su kaynakları yönetiminin ekolojik etkileri (114.) kategorilerinde gösterdi.
 
 

Çevresel açıdan zayıf performans gösteren ülkeler arasında yer alan Türkiye (weak performers), biyoçeşitlilik ve yaşam alanlarını (habitat) koruma kategorisinde ise en zayıf ülkeler (weakest performers) arasında yer alıyor. Çevre performansında Angola, Ermenistan, Etiyopya, Gana, Kırgızistan, Kongo, Mozambik, Moldova, Sırbistan ve Sudan gibi ülkelerin gerisinde kalan Türkiye’nin tek geçtiği Avrupa ülkesi ise Bosna Hersek.

Avrupa ülkelerinin genellikle üst sıralarda olduğu Çevre Performansı Endeksi’nde İsviçre, Letonya, Norveç, Lüksemburg, Kosta Rika, Fransa, Avusturya, İtalya, İngiltere ve İsveç ilk 10 sırada bulunuyor. En sonda ise, Libya, Bosna Hersek, Hindistan, Kuveyt, Yemen, Güney Afrika, Kazakistan, Özbekistan, Türkmenistan ve Irak yer alıyor.
 
 

2011 yılında yayınladığı bilimsel makalelerle Türkiye’nin eşsiz doğal zenginliğinin içinde bulunduğu krize dikkat çeken Utah Üniversitesi Biyoloji Bölümü Öğretim Üyesi ve Kars KuzeyDoğa Derneği Başkanı Doç. Dr. Çağan Şekercioğlu, Türkiye’nin hızla gerileyen çevre performansının dünyada en son sıralarda yer alması ile ilgili olarak şunları söyledi:

“Aralık ayında Biological Conservation ve Science bilimsel dergilerinde çıkan iki bilimsel makalemizde, Türkiye’nin eşsiz doğal mirasını özetledik ve bu zengin doğamızın hızla yok edildiğini ve yeterince korunmadığını vurguladık. Maalesef durum giderek kötüye gidiyor ve Türkiye’nin doğa koruma açısından sergilediği kötü performans giderek dünyanın da dikkatini çekiyor.
 
2012 Yale Dünya Çevre Endeksi’nde Türkiye onlarca sıra gerileyerek, özellikle biyoçeşitlilik ve doğal alanların korunması kategorisinde dünya ülkelerinin %92’sinin gerisinde kaldı. Bu utanç verici bir durum. Türkiye gibi dünyada liderliğe oynayan ve ilk 10 ekonominin arasına girmeyi hedefleyen ülkemize hiç yakışmıyor. Bu endeks bir kez daha gösteriyor ki, gelişmişlik parayla, inşaatla, binayla, barajlarla olmuyor. Çevre endeksinin en üst sıralarındaki ülkelere bakarsak, bunlar refah, eğitim, hayat standardı ve mutluluk düzeyi de en yüksek ülkeler. İsviçre, Norveç, Lüksemburg, Avusturya, İngiltere ve İsveç gibi hepimizin yaşamaya can attığı ülkeler. Yani kaliteli bir yaşam ile sağlıklı bir çevre el ele gidiyor. Öte yandan bizi geçmiş ya da bize yakın ülkelerin arasında ise Angola, Kongo, Mozambik, Moldova, Sudan, Suriye, Haiti ve Nijerya gibi iç savaş ya da diğer ciddi sorunlar geçirmiş, yoksul ve perişan ülkeler yer alıyor. Dünyada yüzölçümünün çoğunluğu üç biyoçeşitlilik sıcak noktasıyla kaplı olan tek ülke olan güzel ve doğa zengini ülkemiz, çevre performansında sonlardaki konumunu hak etmiyor. Biz KuzeyDoğa Derneği olarak, Orman ve Su İşleri Bakanlığı ile beraber, Türkiye’nin İlk Yaban Hayatı Koridoru gibi doğa koruma projeleriyle, ülkemizin zengin doğasını korumaya uğraşıyoruz. Ama Türkiye’nin doğasını koruma her vatandaşın ve özellikle de yöneticilerimizin görevi ve bir numaralı önceliği olmalıdır. Dileğimiz, liderlerimizin de Türkiye’nin hızla gerileyen çevre performansını kabullenmemeleri ve Türkiye’nin zengin doğasını korumada ve çevre sağlığı düzeyini medeni ülkelerin seviyesine getirmede gereken ciddi adımları atmalarıdır.”
 
Daha fazla bilgi için: 


Termik Santral Su, Atıksu Ve Atık İstatistikleri-2010

 

Sayı: 12
19 Ocak 2012

T.C.TÜRKİYE İSTATİSTİK KURUMU BAŞKANLIĞI(TÜİK) 

HABER BÜLTENİ

TERMİK SANTRAL

SU, ATIKSU VE ATIK İSTATİSTİKLERİ, 2010


Termik Santral Su, Atıksu ve Atık İstatistikleri Araştırması, 2010 yılında faal olan ve kurulu gücü 100 Megawatt (MW) ve üzeri olan tüm termik santrallerde gerçekleştirilmiştir.

Termik santraller tarafından 2010 yılında 4,29 milyar metreküp su çekildi


2010 yılı termik santral su, atıksu ve atık istatistikleri anketi sonuçlarına göre, termik santraller tarafından 2010 yılında 4,29 milyar m3 su çekilmiş ve %99’u soğutma suyu olarak kullanılmıştır. Toplam suyun %97’si denizden çekilmiştir.

2010 yılında deşarj edilen atıksu miktarı 4,17 milyar metreküp oldu

Termik santraller tarafından 2010 yılında deşarj edilen 4,17 milyar m3 atıksuyun %99’u denize deşarj edilmiştir. Termik santraller tarafından deşarj edilen toplam atıksuyun 17,33 milyon m3’ü arıtılmıştır.

Atık miktarı 2010 yılında 18,75 milyon ton olarak gerçekleşti

Termik santrallerde, 2010 yılında 18,75 milyon ton atık oluşmuştur. 2010 yılında oluşan atığın %65’i kül dağı/kül barajına atılmıştır. Termik santrallerin atık bileşimi içindeki en büyük payı, %98,7 ile mineral atıklar (kül, cüruf, uçucu kül ve alçıtaşı) oluşturmaktadır.

2010 Yılı Termik Santral Temel Çevre Göstergeleri


2010
Ternik santral sayısı
51
Çekilen su miktarı (bin m3/yıl)
4.285.419
Kullanılan soğutma suyu miktarı(bin m3/yıl)
4.227.027
Deşarj edilen atıksu miktarı (bin m3/yıl)
4.167.170
Arıtılan atıksu miktarı (bin m3/yıl)
17.335
Atık miktarı (ton/yıl)
18.747.759