Balıkların Yasal Avlanabilir Boy Ölçüleri


GIDA TARIM VE HAYVANCILIK BAKANIĞI'NDAN




BALIKLARIN YASAL AVLANABİLİR BOY ÖLÇÜLERİ AFİŞ OLDU
20.01.2012

Yasal sınırların altında yapılan balık avının önüne geçebilmek için harekete geçen Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı hem avcıları hem de tüketiciyi bilinçlendirecek. Denetim sürecine vatandaşı da dahil edecek olan uygulama sayesinde tüketicinin tezgahlardaki küçük balığı alması önlenirken, av yasağına aykırı şekilde tezgaha balık koyanlar ihbar edilecek. Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı, balıkların yasal avlanabilir boy ölçüleri afiş haline getirilerek dağıtılmaya başladı. Afişte avlanması yasak (koruma altında) balıklara da yer verildi. Kamuoyundaki bilgi kirliliğini önlemek ve farkındalığı arttırmak amacıyla hazırlanan afişler ile balıkların yasal avlanılabilir asgari boy ölçüleri toplumun tüm kesimlerine anlatılacak.
TEZGÂHTA YAVRU BALIK GÖRÜRSENİZ İHBAR EDİN
Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı Eğitim Yayım ve Yayınlar Dairesi Başkanlığı tarafından hazırlanan afiş ilgili kooperatiflere, birliklere, hallere, büyük teknelere hatta satış yapılan yerlere dağıtılacak ve afişlerin asılması mecburi hale getirilecek. “Daha küçüğünü avlamayalım, satmayalım, almayalım” sloganıyla hazırlanan afişlerde 174 Alo Gıda, 158 Alo Sahil Güvenlik, 156 Alo Jandarma ihbar telefonlarını da yer verilerek denetimlere vatandaşların aktif olarak katılımlarının sağlanması hedeflendi. Afişlerde “Daha küçüğünü avlayanlar ve satanlar hakkında 1380 sayılı su ürünleri kanunu gereği ürünlerine el konulur ve para cezası uygulanır” uyarısı da yer alıyor.
“ÇEVREYİ KORUMAK HEPİMİZİN GÖREVİ”
“Çevreyi ve kaynakları korumak hepimizin görevi diyen” Balıkçılık ve Su ürünleri Genel Müdürü Dr. Durali Koçak, Bakanlık olarak kaynakları korumak için aldıkları tedbirlerin arttırılarak devam edeceğini söyledi. Koçak, kaynakların kullanımında Bakanlık olarak felsefelerinin sürdürülebilirlik olduğuna işaret ederek koruma ve kullanım dengesinin sağlanmasını amaçladıklarını söyledi.
"DENETİM SÜRECİNE VATANDAŞI DA DAHİL EDECEĞİZ"
Uyguladıkları av yasaklarına dikkat çeken Koçak şöyle konuştu: “Su ürünleri avcılığına ilişkin, yer, zaman, boy, tür, mesafe, derinlik, avlanma araç ve gereçleri ile ilgili av yasakları uyguluyoruz. Balığın biyolojisinde boyu, yaşı gibi unsurlar bizim için önemli. Her canlıya en az bir sefer yavrulayabilme şansı vermek istiyoruz. Böylece hayati sürdürülebirliği sağlamak istiyoruz.” Balıkçılık ve Su ürünleri Genel Müdürü Dr. Durali Koçak hazırladıkları afiş ile avcıları ve tüketicileri bilinçlendirmek ve denetime vatandaşı da dahil etmek istediklerini belirterek “Gelecek kuşaklar için balık varlığımızı muhafaza etmemiz lazım. Bunun için hepimize görevler düşüyor. Bilinçli avcılara ve tüketicilere ihtiyacımız var. Kooperatifler, birlikler, haller büyük tekneler hatta satış yapılan yerlere de bu afişlerin asılmasını mecbur tutacağız. Hatta ilkokullara da asarak çocuklarımızı bu konuda bilinçlendireceğiz” dedi.
Deniz Balıkları Yasal Avlanabilir Asgari Boy Ölçüleri
Hamsi 9 cm
Barbunya 13 cm
Lüfer 20 cm
Kalkan 40 cm
Lagos 45 cm
Tekir 11 cm
İstavrit 13 cm
Palamut 25 cm
Sardalya 11 cm
Mezgit 13 cm
Bakalyaro 25 cm
Kılıçbalığı 125 cm
Tatlısu Balıkları Yasal Avlanabilir Asgari Boy Ölçüleri
Tatlısu Levreği 18 cm
Alabalık 25 cm
Karabalık 35 cm
Yılanbalığı 50 cm
Siraz 20 cm
Kadife 26 cm
Sazan 40 cm
Yayın 90 cm
Tatlısu Kefali 20 cm
Sudak 26 cm
Turna 40 cm
Avlanması Yasak Türler (Gelecekte de var olmak istiyorum) 
Deniz Atı
Deniz Kaplumbağası
Deniz Alası
Büyük Camgöz
Fok
Yunus
Mersin Balığı




İdeal Gıda Piramidi ve Riskler-Toprakana







GIDA GÜVENLİĞİNE KÜRESEL SALDIRI-BESLENME BÜLTENİ


GIDA GÜVENLİĞİNE KÜRESEL SALDIRI

Türkiye'nin GDO'lu 13 mısır türüne izin vermesiyle başlayan tartışma büyüyor. İşte bu tartışmaya katkı sunacak "GDO’yla Amerika’yı yeniden keşfetmenin Türkiye’de yol açacağı belâlara dâir ciddi uyarılar" alt başlıklı makale. Makale Massachusetts Institute of Technology'nin Dergisi The Thistle'de, "Continuing the Green Revolution: The corporate assault on the security of the global food supply" başlığıyla yayınlanmış makalenin çevirisidir.
Son on yılda, büyük şirketlerin hâkim olduğu ana akım medya, skandal raporlama konusunda giderek uzmanlaştı. Ancak belirli tipteki skandallar dikkate alındı. Büyük şirketlerin çıkarlarına dokunmayan skandallar bunlar. Tüm zamanların en büyük skandalı olmaya aday bir skandal var ki, çok az sayıda medyanın dikkatini çekiyor: Yiyeceklerimiz, çevremiz ve elimizdeki türlerimize çaktırmadan yapılan genetik değişiklikler.
                                                                 
Bu skandaldan, en aşağılık şekliyle büyük şirket totalitarizmi kokusu geliyor. Bu durum, genellikle batılı bürokratların alaya alarak üçüncü dünya ülkelerinde atfettikleri yolsuzlukları da aşan düzenli yolsuzluk ve beceriksizlikleri ortaya koymuştur. Gıdalarımız ve çevremizin genetik olarak dönüştürülmesinin, önceden tahmin edilemeyen, geri dönüşü olmayan ve bu gezegen üzerindeki türlerin tüm gelecek nesillere etkileyecek sonuçları olacaktır. Çeşitli nedenlerden dolayı olsa da, büyük medya bu dönüşümle ilgili olarak bir araya gelip sessiz kalmıştır.
Amerikalıların çoğu bunun farkında olmamasına rağmen, yenilen gıdaların %60'ından daha fazlasının genetiği değiştirilmiş. Gıdaların bu hâle gelişi sadece bir kaç yıl içerisinde gerçekleşti. Bugün, genetiği değiştirilmiş (GDO) mısır, soya fasulyesi ve kanolaya; kahvaltılık tahıllardan mısır cipsine, alkolsüz içeceklere kadar işlenmiş gıdaların pek çoğu eklendi. Hatta taze sebzelerin dahi genetiği değiştirilmiştir.
Bilim adamlarının, bir organizmanın genlerini alıp başka bir organizmanın içine yerleştirilmesiyle genetiği değiştirilmiş bitkiler oluşturulur. Tipik olarak, genler, hayvanlar, bitkiler, böcekler, bakteriler veya virüslerden alınır ve sonra geliştirilerek veya belli bir özelliği oluşturmak amacı ile bitkilere yerleştirilir. Örneğin, bilim adamları, bir domatese, bir kutup balığının anti-friz özelliklere sahip bir genini transfer etmişlerdir. Amaç, domatesi donmaya karşı daha dayanıklı hâle getirmek iken, gen transferi ile beklenmeyen yan etkiler ortaya çıktı: Domateslerde müşterilerin hoşlanmadıkları "metalik" bir tat ortaya çıkmıştı ve üstelik hemen eziliyordu.
Yakın gelecekte gıda ve çevremize yönelik daha da cesur değişiklikler yapıldığını göreceksiniz. Yakında, farkında olmayan tüketiciler, genetiği değiştirilerek yarı zamanda, tam boyutuna büyütülmüş somonları satın alacaklar. Bu yaz, genetiği değiştirilmiş böcekler, ABD'ye salınmış olacak. Böceklerin ilk topluluğunu takibini sağlayacak bir belirteçle modifiye edilmiştir. Daha sonra, GM böcekler ile birleştiğinde, böcek zararlılarının yok edebilecek, böceklerde öldürücü özellikler geliştirilecektir.
GDO'lu ürünlerdeki son gelişmeler, bilimsel ilerlemenin kaçınılmaz bir sonucu değildir. Aksine,GDO'lu ürünlerin, gıda kaynaklarımız arasına sokulmasının sadece tek bir amacı var: Bir avuç büyük çok uluslu şirketin pay sahiplerinin kârlarını daha da artırmak (Büyük medyanın iddia ettiğinin aksine, bu amaç; çoğunluğun çıkarlarına aykırıdır. Çünkü en zengin %1, milli gelirden %42; en zengin %10, %80 pay alırken, dipteki fakir %80'in milli gelirden aldığı pay, %5'ten daha azdır).
En önemli tarımsal biyoteknoloji şirketleri şunlar: Monsanto (şimdi Pharmacia'nın bir iştiraki), Syngenta (AstraZeneca ve Novartis arasında yeni bir birleşme), Aventis, Dupont ve Dow. Ve özellikle geleneksel tarımsal kimyasalları, pestisit ve herbisit olarak uzmanlaşmış bu şirketlerden özellikle ziraî kimyasallarda uzmanlaşmış olan Monsanto, Dünya Bankası'nın yardımı ile 60' ve 70'li yıllarda dünyada yeşil devrimin arkasındaki itici güç oldu.
Yeşil devrim sırasında, milyonlarca üçüncü dünya çiftçisinin, sürdürülebilir geleneksel tarım uygulamasının yerini, büyük ölçekli, güçlü yatırımlı, kimyasal gübre ve zirai ilaç etrafında oluşturulmuş endüstriyel tarım teknikleri aldı.Kimyasal tarım, gıda üretimini daha yüksek verime ulaştırmakla sonuçlanmadı; dünyadaki açlığı azaltmak için çok az şey yaptı ve refah eşitsizliğini daha da çok artırdı. Aslında yeşil devrimin etkisi, daha çok köylüleri arazilerinden, gereksiz işgücü olarak hizmet edecekleri kalabalık şehirlere sürme yönünde olmuştur.
Ayrıca yeşil devrim, kimyasal tarımın büyük yatırım ihtiyaçları nedeniyle, pek çok üçüncü dünya ülkesini borçtan felç haline gelmiş bir hâle soktu. Bugün, giderek yeşil devrimin yoksullar için bir felaket olduğu görülüyor. Bununla birlikte, zirai-kimyasal şirketler, kimyasal satışları artırmaları ve üçüncü dünya ülkelerinin gıda üretimi üzerindeki kontrollerini önemli ölçüde genişletmeleriyle büyük kârlar elde etmiştir.
Genetiği değiştirilmiş ürünlerin aynı tarımsal biyoteknoloji şirketleri tarafından takdim edilmesi, yeşil devrimin doğal bir sonucu olarak görülmelidir. Tarımsal biyoteknoloji şirketleri için, GDO'lu ürünlerde en önemli amaç; kimyasal satışlarını artırmak ve tarım üzerindeki kontrolü daha da sağlamlaştırmaktır.
Örneğin, Monsanto tarafından satılan genetiği değiştirilmiş ürünlerin üçte ikisi, özellikle, kendi kimyasal bitki öldürücüsü Roundup'a muhtaç şekilde tasarlanmıştır. Bu, çiftçilerin bitkileri için daha fazla Roundup kullanmasını sağlayarak, bitki öldürücü satışlarını artırmıştır.
GDO'lu ürünlerin bir diğer önemli özelliği de, tarımsal biyoteknoloji şirketlerinin fikri mülkiyet patentli olabilmesidir. Bu durum, tarımsal biyoteknoloji şirketlerinin tohum kullanan çiftçiler üzerinde benzeri görülmemiş bir kontrolüne neden olmaktadır. Çiftçiler binlerce yıl boyunca, en iyi tohumlarını saklayarak yeniden üretebildiler. Oysa bugün, Monsanto'nun genetiği değiştirilmiş tohumlarını satın alan çiftçilerin, bu uygulamayı sürdürmeleri yasaktır ve onların her yıl yeni tohum almaları gerekmektedir. Dahası, Kanada'da yeni bir mahkeme kararı ile ortaya koyulduğu üzere, komşu çiftliklerden çapraz tozlaşma yoluyla, ekinlerine GDO türü bulaşan çiftçiler Monsanto'ya hak bedelleri ödemek zorunda kalmışlardır.
Genetiği değiştirilmiş ürünler, büyük tarımsal biyoteknoloji şirketlerinin özel çıkarlarına hizmet ederken, şu anda tüketicilere hiçbir fayda sunmamakta ve bazı durumlarda çok önemli sağlık ve çevre riskleri oluşturmaktadır.
Monsanto, kurumsal iletişim müdürü Phil Angell: "Monsanto biyoteknolojik gıdaların güvenliğine tenezzül etmez. Bizim satış kârlarımız yeterince yüksektir. Gıda güvenliğinin sağlanması ise FDA'nın işidir."
Ancak FDA, GDO'lu ürünleri onaylamamıştır. Açıkçası, FDA böyle demiş olsa da, şirketleri piyasa öncesi güvenlik testlerini gerçekleştirmeleri yolunda teşvik etmemiştir.
StarLink fiyaskosu gibi son skandallara rağmen, Lax federal düzenlemeleri 90'lı yılların başlarından beri yerinde saymaktadır. Dahası FDA, kitlesel halk haykırışları karşısında bile, GDO'lu ürünlerin zorunlu etiketleme gerektirdiğini reddederek, biyoteknoloji endüstrisinin yanında durmaya devam etmektedir.
Bu durum, aşırı kurumsal istismarın, münferit bir olay değil, büyük resmin bir parçası olduğunu göstermektedir. Yoksulluktan çevre kirliliği kontrolüne kadar dünyada sorunların çoğu, şirketler olarak adlandırılan, büyük zalim ve sorumsuz özel kurumların eylemlerinden kaynaklanmaktadır.
GSYİH'nın neredeyse yarısı, dünyanın en büyük çok uluslu şirketlerinindir. Sıkı hiyerarşik ve diktatöryal yapısı nedeniyle, bu monolitik şahsiyetlerin eylemleri, gezegenimizin sakinlerinin demokratik kontrolü dışındadır. Daha iyi ve daha güvenli bir dünya için gerekli adım, tüm paydaşların ve demokratik kurumların, karar verme sürecine katılımının sağlanmasıyla olabilir.
Biyoteknoloji gibi teknolojilerden insanlık için faydalı bir amaca hizmet etmesini, sadece totaliter kişilerden temizlenmiş özgür bir toplumda bekleyebilirsiniz.
DÜZENLEME EFSANESİ
ABD'deki federal düzenleyici kurumlar, dünyadakiler arasında en katı olmakla ünlenmiştir. Oysa genetiği değiştirilmiş gıdalar ve hayvanlara ilişkin düzenlemelerine gelince, hakikat bu kadar uzak olunamaz. Genetik yapısı değiştirilmiş organizmalar etrafındaki gevşek düzenleme politikaları, ilk olarak baba Bush yönetimince geliştirildi ve Clinton yönetiminin endüstri yanlıları tarafından devam ettirildi.
80'lerin sonları ve 90'ların başlarında, biyoteknoloji stokları düzenleyici kurumların yeni teknolojilere yavaş onay oranları nedeniyle performansları beklentileri ölçüsünde değildi. Bush yönetimi, doğmakta olan biyoteknoloji endüstrisini teşvik etme girişimleri ve düzenlemeleri benimsedi.
Ardından 1992 yılında FDA, GDO'lu ürünlerin geleneksel üreme teknikleri ile elde edilen ürünlere "büyük ölçüde eşdeğer"(!) olduğuna hükmetti. FDA'in 1992 "eşdeğerlilik" kararına, MIT ve Harvard Üniversitesi'nden pek çok önde gelen biyolog profesörler ve FDA'in kendi içindeki bilim adamlarınca itirazlar geldi. Örneğin, 1992 yılında, FDA'nın Mikrobiyoloji Grubundan Dr Louis J. Pribyl, (açılan bir davada ortaya çıkan bir iç yazışmada) "geleneksel ıslah ve genetik mühendisliği türlerinin öngörülen etkileri arasında derin bir fark" olduğu yönünde uyarmıştır.
FDA'in "Eşdeğerlilik" kararı uyarınca, GDO'lu ürünler piyasa öncesi herhangi bir zorunlu güvenlik testini gerektirmemektedir. Tanınmış biyologlar, gıdalardaki genetik değişikliklerin en azından "gıda katkı maddeleri" ile aynı güvenlik ve gerekli toksikolojik tüm testlerden geçmesi gerektiğini savunuyorlar. Bu durum, bilinmeyen alerjenler, yeni toksinler ve beslenme içerik değişiklikleri gibi şeyler için testleri gerektirecektir. FDA ise, Biyo-teknoloji endüstrisinin yanında yer alarak, bu temel testlerin zorunlu hale getirilmesini reddetmeye devam etmektedir.
FDA aynı zamanda GDO'lu ürünlerin etiketlenerek tüketicilerin pazar yerinde seçim özgürlüğünün sağlanmasının da gerekli olmadığını düşünmektedir. FDA'in kendisi tarafından yapılan bir kamuoyu yoklaması ve diğerlerinin sonuçları, Amerikan halkının ezici bir çoğunlukla (%70-90) GDO'lu ürünlerin etiketlenmesini istediğini göstermiştir.
Bununla birlikte FDA, bu ürünlerin etiketlenmemesine karar vererek, biyoteknoloji endüstrisinin dileğini dikkate aldı. Doğal türevleri ile karıştırılan genetiği değiştirilmiş ürünlerin potansiyel zararlı sağlık etkilerinin izlenmesi, yeni teknoloji ile ilgili imkânsız durmaktadır. Buna ek olarak genetiği değiştirilmiş organizmalar hakkında düzenleme yapması beklenen FDA, USDA ve EPA gibi kurumlar, endüstri tarafından bozulmakta ve rüşvet konusu olmaktadır.
Kendi böcek ilacını üretmek üzere tasarlanmış GDO'lu mısır ve patateslerin ilaçları, başta böcek üzerinde yargı yetkisine sahip ajans EPA tarafından incelenir. Bilim adamlarının, bakteri ve virüslerden genleri aktarmalarının şartları, GDO'lu ürünlerin üzerinde yetki iddiası olan USDA tarafından düzenlenir. Bazı durumlarda, hangi federal kurumun yetkili olduğu açık değildir. Bilim adamlarının genetiği değiştirilmiş somonun, ekosistemler üzerinde büyük hasara yol açacağı korkusu, muhtemelen FDA tarafından yapacak bir ruhsatlamayla görmezlikten gelinecektir.
Çünkü genetiği değiştirilmiş balığın ekstra büyümesine neden olan hormon, bir ilaç olarak kabul edilmekte ve yargı konusu olmaktadır. Çevre çalışmaları konusunda bir deneyim olmamasına rağmen, FDA, bu balık üzerindeki yargı yetkisini, GDO'lu balık ve çevre arasındaki etkileşimi araştıran çalışmalar yapılmalı, şeklinde kullanmıştır.
GDO VE MEDYA
Ana akım medyanın kalitesi, hiçbir zaman çok iyi olmamasına rağmen, son birkaç yıl içinde daha da azalmıştır. Bu büyük oranda son zamanlarda yer alan rekor düzeydeki medya konsolidasyonlarının sonucudur. Bugün sekiz mega medya kuruluşlu, bütün medyanın yarıdan daha fazlasını kontrol etmektedir. Bu şirketlerin her biri, gazete, dergi ve yayınevleri ile birlikte, TV, kablolu yayın ve radyo istasyonlarından oluşan geniş bir diziyi kontrol etmektedir. Medyanın, büyük şirketlerin bir iş kolu olarak, öncelikli bir yer edinmesi giderek artmaktadır. Bu durum, profesyonel gazeteciliğin sıkıntıya düşmesine sebep olmuştur (Örneğin bkz Robert McChesney son kitabı "Rich Media, Poor Democracy "). Maliyetlerden tasarruf için, gazeteci sayısı azaltılmış, araştırmacı habercilikte masraflar önemli ölçüde kısılmış ya da toptan ortadan kaldırılmıştır. Güçlü kişi ya da kurumların kapsamlı soruşturma raporları kâr elde etmek için kötü addedilmiştir.
Şu anda, büyük şirketlerin halkla ilişkiler sektöründe, gazetecilere oranla daha fazla insan vardır. Sıkıştırılmış gazeteciler, kendilerini beslemek için, sık sık halkla ilişkiler firmalarının önceden paketlenmiş haberlerine başvurmaktadırlar.
Ancak büyük medya, daima iş dünyası yanlısı bir önyargı yaymak üzere tasarlanmıştır. Sık sık iddia edildiğinin aksine, medya ve haberin tüketicileri, yani genel kamuoyu, medya şirketlerinin gerçek müşterileri değildir. Bunun yerine, onlar medya kuruluşları tarafından reklâm verenlere satılan bir üründür (Örneğin bakınız, Manufacturing Consent by E. Herman and N. Chomsky). En büyük reklâm verenleri arasında, ilaç, kimya ve biyoteknoloji endüstrisi bulunmaktadır.
Müşterileri ile iyi bir çalışma ilişkisi ve bu nedenle sağlıklı bir kâr payı sağlamak için, büyük medya her zaman, en büyük reklâm verenlerini rahatsız etmemeye dikkat eder. Bu, onların haberlerinde yansıtılır. Monsanto ve genel olarak biyoteknoloji endüstrisi şirketleri, müşterilerine GDO'lu ürünlerle ilgili haberler vermede kendi nüfuzunu kullanırken oldukça saldırgan davranmışlardır.
1997 yılında, Florida, Tampa'de bulunan Fox'a ait TV istasyonundaki iki araştırmacı gazeteci, Jane Akre ve Steve Wilson, Monsanto'nun ineklerde süt üretimini artırmak için kullanılan genetiği değiştirilmiş rekombinant sığır büyüme hormonu ile ilgili bir haber hazırladılar. Hormon, Kanada ve Avrupa'da yasaklanmış olmasına rağmen, farkında olmayan milyonlarca Amerikalının rBGH tedavisi gören ineklerin sütünü içtiği ortaya koyuldu. Gazeteciler, bu durumun insanlarda kanser etkisi yaratma riskini gösteren çalışmalardan da bahsettiler. rBGH, süt ineklerinin sağlığına da olumsuz etkileri olmasına rağmen; süt içen insanlar üzerindeki etkilerini belirlemek için yeterli testlere tabi tutulmamış; bu haliyle hayvan ilacı olarak hükümet tarafından onaylanmasından söz ettiler.
Monsanto, haber-belgeselin yayınlanmasından kısa bir süre önce, haberin yeniden yazılması halinde Fox ağına verdiği reklamları durdurma tehdidinde bulundu. Akre ve Wilson, 83 temize çıkarma denemesinde başarısız görülünce sayfalar yakılarak yok edildi. Akre ve Wilson'ın kendilerinin yazdıklarını reddettikleri, içinde pek çok yalan barındıran belgeselin değiştirilmiş bir versiyonu Fox tarafından yayınlandı. Akre ve Wilson, Fox'a karşı dava açtılar ve kazandılar. Jüri, Fox'a karşı Akre'yi, neredeyse yarım milyon dolarla ödüllendirdi. Fox, şimdi karara itiraz ediyor.
TEHLİKELER
Organizmalardaki genlerin nasıl çalıştığına ilişkin bilimsel algılama henüz emekleme döneminde. Aslında, üniversitelerin biyoloji lisans programları bu alanda yeni buluşları aktarmak için sürekli değişmekte, güncellenmektedir. Ekoloji bilimsel alanda, diğer alanlara göre daha az gelişmiştir. Bu nedenle besinlerimiz ve çevremizin içerisine bırakılan GDO'ların etkileri hakkında çok az tahmin yapılabilir. Ancak, bizim cehaletimiz karşısında, bağımsız ya da hükümet sponsorluğunda GDO'lu ürünlerin ve hayvanların risklerini araştıran bilimsel çalışmalar yok denecek kadar az.
Literatürde yayınlananlar da, endüstri sponsorluğunda yapılmış kıt ve yetersiz çalışmalar.
Üstelik bunlar, düşük araştırma kaliteleri nedeniyle eleştirilmiştir. Sınırlı bilimsel algılamaya rağmen, bilim adamlarının büyük bir kısmı, GDO'lu ürünlerin, geleneksel ıslah yöntemlerine göre daha çok, daha büyük riskler taşıdığına işaret etmişlerdir. Bilim adamları genetik mühendisliğinin besinlerimiz için, daha önce yemeklerimizde hiç bulunmamış, tanınmayan proteinler ürettiklerine dikkat çekiyor.
Bu proteinler; yeni alerjenler, toksinler ve hastalıkların yanı sıra, kanser ve salgın hastalıklar için de yeni kaynaklar üretmektedir. (FDA, ABD'de çocukların yüzde sekizinin gıda alerjilerinden muzdarip ve durumun gittikçe daha da kötüleşir olduğunu kabul etmektedir). New England Journal of Medicine 1996 yılında, etiketsiz genetiği değiştirilmiş gıdaların, "belirsiz, öngörülemez ve test edilemez" oldukları yönünde uyarmıştır.
GDO'lu ürünlerin etkilerini, sanayinin desteklemediği halde bağımsız olarak araştıran ilk çalışma, 1998 yılında İskoçya'daki Rowett Araştırma Enstitüsü'ndeki bir bilim adamı, Arpad Pusztai tarafından yapıldı. O, genetiği değiştirilmiş ürünlerin memeliler üzerindeki etkilerini araştırmaktaydı. Pusztai yaptığı çalışmada sıçanları, içerisinde bitki zararlılarına direnç geliştiren bir protein bulunan genetik lektinli patatesle besledi. Aynı zamanda, kontrol grubu sıçanlarını da genetiği değiştirilmemiş patates ve lektinle besledi. Pusztai deney sonunda, GDO'lu patatesle beslenen farelerde, iç organ hasarı, beyin gelişiminde yavaşlama ve sindirim sistemi organlarında kalınlaşma tespit ederken, doğal patates ve lektinle beslenenlerin normal olduklarını keşfetti. Bu araştırmanın sonucu, sadece, yabancı gen aktarılan yiyeceklerin organ hasarına sebep olması bakımından değil, genetik mühendisliği sürecinin kendisinin hasara neden olan yan etkileri olduğunu ortaya çıkardığı için de önemlidir.
Pusztai araştırmadan sonra, ön bulguları paylaşmak için İngiliz televizyonuna çıktı. Bu sonuçların açıklanması, İngiltere'de GDO'lu gıdalara karşı kamu itirazı yarattı. Araştırmanın yapıldığı Rowett Enstitüsü'nün müdürü, Pusztai'nin araştırmasının varlığını inkâr eden bir cevap verdi. Arkasından Pusztai'nin araştırmasını yok etti. Ayrıca enstitüdeki benzer araştırma projelerini de yürürlükten kaldırdı.
Monsanto'nun, Pusztai televizyona çıkmadan önce Rowett Enstitüsü'ne 224 bin dolar araştırma bursu verdiği ortaya çıktı. Pusztai'nin araştırmasınının varlığını İngiliz tıp dergisi Lancet'te yayınlanan hakemli bir makalenin varlığı ispatlamıştır. O tarihten sonra, 24 uluslararası uzmanın Pusztai'nin verilerinin kaliteli ve ileri araştırmalar için bir temel olarak hizmet etmesi gerektiğini ilan ettiler. Bununla birlikte, "Genetiği Değiştirilmiş Gıda, Tüketiciler İçin Bir Self-Savunma Kılavuzu" kitabının yazarı Ben Lilliston'a göre, ABD veya İngiltere'de, GDO'lu gıdaların memelilere etkilerini araştıran çalışmalar, bağımsız ya da hükümet sponsorluğunda yapılmamaktadır.
GDO'lu ürünlerin çevre için önemli tehlikeler oluşturması, gıda arzımızı da tehlikeye sokabileceğine kanıt oluşturmaktadır. Örneğin, özellikle ot zararlılarına dayanacak şekilde tasarlanmış GDO'lu ürünlerin, çapraz tozlaşma yoluyla dirençlerinin yabancı otlara da geçebileceği keşfedildi. Bu tür "süper yabani otların" yaygınlaşması, modern ot zararlılarıyla mücadelenin etkinliğini yok edecektir.
ÇİFTÇİLERİN KONTRATLA BAĞLANMASI
Monsanto, fikri mülkiyetini güçlendirmek için, Stalin ve Latin Amerikalı diktatörlerin sindirme uygulamalarına başvurarak, standart teknikler geliştirmiştir. Monsanto tohumlarını satın alan çiftçilerin, tohum saklamayacakları ve tohumları satın aldıktan sonraki üç yıllık sürede Monsanto'nun bitkilerinden örnek alma hakkını vereceklerini taahhüt eden "Teknoloji Kullanım Sözleşmesi"ni imzalamaları gerekmektedir.
Monsanto'nun, önceki yıl içinde kendisinden tohum satın alan çiftçilerin bitkileri üzerinde rastgele DNA testleri yapma hakkı da vardır. Monsanto, bu haklarını takip için, tam zamanlı Pinkerton dedektifleri ve emekli Kanada Atlı Polislerini işe aldı.
1999'da Washington Post'ta yayınlanan bir makaleye göre, Monsanto ücretsiz bir telefon hattı kurararak "bahşiş hattı" oluşturdu. Böylece tohum sakladığından şüphelenilen çiftçileri yakalattı. Dahası, hasat sezonunda, Monsanto, görünürde, "eğitim" amacıyla kurulmuş radyosundan tohum saklarken yakalanan çiftçilerin isimlerini listeleyerek verdi.
Tohum sakladığını itiraf eden bir çiftçi, Monsanto'yla anlaşmaya vararak 35 bin dolar ödeme ve "şirketi eleştirmeyi yasaklayan bir anlaşma imzalamaya" razı oldu. Monsanto tohum saklayan çiftçilere ABD ve Kanada'da binlerce dava açtı ya da tehdit etti. Monsanto kendisiyle asla kontrat yapmayan çiftçileri de topraklarından sürdürmüştür.
Monsanto, Kanada'da Mart ayının sonlarına doğru (2001), Percy Schmeiser adlı 70 yaşındaki, beşinci nesil çiftçiye karşı emsal bir davayı kazandı. Çünkü 1998 yılında, Monsanto, Schmeiser'ın kanola bitkisini incelemiş ve patentli ot zararlısına karşı dirençli varyant testi pozitif bulunmuştu. Esasen Schmeiser, Monsanto'dan tohum satın almamış, uzun yıllar boyunca kendi tohumunu ekmişti. Buna rağmen, komşu çiftlikteki GDO'lu kanolalar tozlaşmayla kendi ekinine bulaşmıştı. Bundan ekinlerinin zarar gördüğünü ileri süren çiftçi mahkemeye gitti. Washington Post'ta yazılan makaleye (30 Mart) göre mahkeme, kasıtlı olarak GDO'lu kanola ekmemiş olsa dahi zarardan Schmeiser'ı yükümlü tutmuştur.
Çünkü yürürlükteki kanun, çiftçilerin, komşu çiftlikteki GDO'lu ekinlerden etkilenmeleri halinde patentli ürünlere karşı patent hakkı ödemelerini düzenlemektedir.
DÖNER KAPI
Diyelim ki FDA tütünü bir ilaç olarak ortaya koydu. FDA'de bir süre çalışıp sonra eski tütün şirketlerine dönen yüksek düzeydeki bilim adamları, yöneticiler ve tütün sanayi lobicilerinin işlerini hakkıyla yaptıklarına inanır mısınız? Thistle (dergisi) inanmayacaktır. Ancak, iş dünyası ile federal düzenleyici kurumlar arasında bir döner kapı sistemi vardır. İşte birkaç örnek:
GDO'lu ürünlerle ilgili onay ve etiketleme politikasının kritik döneminde FDA'de üst karar verici mercilerden biri Michael Taylor'dı. Kendisinin hukuk bürosu daha önce önemli müşterileri olarak Monsanto ve onun iştiraki Searle King & Spaulding ile çalıştı. O, FDA'dan ayrıldıktan sonra bir kez daha King & Spaulding çalışmak için geri döndü. Şimdilerde o, Monsanto Şirketinin, Washington DC ofisinin başındadır.
Clinton yönetimi sırasında FDA'da, Monsanto'nun genetiği değiştirilmiş rekombinant Bovine Büyüme Hormonu (rBGH) onaylanmıştır. Onaylayanlar arasında FDA'deki üst düzey bilim insanlarından, önceden Monsanto'nun araştırmacısı olarak çalışmış Susan Sechen ve Margaret Miller de vardır. FDA tartışmalı büyüme hormonunu onaylamıştır. Bu hormon kanser riskini artırdığına inanıldığı için Avrupa ve Kanada'da yasaklıdır.
Michael (Mickey) Kantor: ABD Ticaret Bakanlığı eski sekreteri ve eski ABD ticarî temsilcisi; hâlen Monsanto Şirketi yönetim kurulu üyesidir...
William D. Ruckelshaus: EPA eski baş yöneticisi, Monsanto Şirketi yönetim kurulu üyesi.
Lidia Watrud: Monsanto'nun eski mikrobiyal biyoteknoloji araştırmacısı; hâlen, EPA çevresel etkiler laboratuarında çalışıyor.
Monsanto ve yeni Bush yönetimi arasındaki bağlantılar çok daha sağlamdır. Baba Bush bir Monsanto avukatı olan Clarence Thomas'ı, Yargıtay'a atadı. Thomas, oğul Bush'un başkan seçilmesinde önemli bir rol oynadı.
John Ashcroft, şimdiki başsavcı, ABD Senatosuna yeniden seçilmek için çalışırken Monsanto'nun en iyi müşterisiydi. Donald Rumsfeld, şimdiki savunma sekreteri, şimdi Monsanto'ya ait olan Searle İlaç'ın başkanıydı.
Tommy Thompson, Sağlık ve İnsan Hizmetleri sekreteri, Wisconsin'da 37 milyon dolarlık bir biyoteknoloji bölgesi kurmakla, biyoteknoloji endüstrisine yardımcı oldu. O, bunun karşılığında seçim kampanyası için biyoteknoloji sektöründen 50 bin dolar aldı.
Şimdiki Tarım Bakanlığı sekreteri Ann Veneman, Monsanto'ya bağlı Calgene İlaç'ın yönetim kurulundaydı. Yakınlarda, Linda J. Fisher, eski bir Monsanto yetkilisi, EPA ikinci başkanlığına Bush tarafından aday gösterildi. O, 1995- 2000 arasında, Monsanto'nun Washington temsilcisiyd.
STARLİNK SKANDALI
GDO'lu ürünlerle ilgili mevcut düzenleyici politika yetersizliği son StarLink felaketiyle de ortaya çıkmıştır. 2000 yılı Eylül ayında, çevre ve gıda güvenliği gruplarının bir koalisyonu, bağımsız bir laboratuar olarak bilinen GEAlert'e, GDO'lu mısır kontaminasyonlarının testi için Taco Bell, taco cips örneklerini gönderdi. Bu testler Tacos'un, StarLink adında bir genetiği değiştirilmiş mısır içerdiğini gösterdi.
Bu içerik insanlarda alerjiye neden olduğu bilinen bir böcek öldürücü protein nedeniyle sadece hayvan yemi kullanımı için onaylanmıştır. Starlink, Aventis şirketi tarafından yaratılmıştır. Kısa bir süre sonra, Safeway marka taco cipslerinin Starlink ile kontamine olduğu ortaya çıktı. Kasım ayına gelindiğinde, FDA, 300'den fazla ürün zikretti. Aynı zamanda, 55 bin ton ABD mısırı Starlink pozitif testi sonucu nedeniyle Japonya tarafından geri gönderildi.
Kusurlu mısır ürünlerinin hızlı bir şekilde hatırlatılıyor olmasına rağmen, 44 kişi Starlink ile kontamine gıdalar yedikten sonra hasta olduklarını iddia etti. Döküntü, ishal, kusma, kaşıntı ve hayatı tehdit eden anafilaktik şok yaşamışlardı. 13 kişi tedavi için doktora gitti. İkisi ise mısır cipsi ve unu yedikten sonra acile gitme ihtiyacı duydu.
Starlink fiyaskosu Aventis, Kraft, Safeway, Shaw ve diğerleri için da birkaç yüz milyon dolar kayıplara yol açmıştır. Vergi mükellefleri bile tasarının parçası… Starlink ile kontamine edilmiş mısır tohumları bulunduran neredeyse 80 tohum şirketi keşfedildi. USDA, Kontamine olmuş bu tohumların ekimini önlemek için, 20 milyon dolarlık bir maliyetle satın alma yoluna gitti.
ABD'nin önde gelen organik sertifikacısı Farm Verified Organic'ten David Gould'un belirttiğine göre, "İncelemelerimiz, 2000 yılı hasadından bu yana hemen hemen tüm Amerika Birleşik devletlerindeki mısır tohumlarının genetiği en az bir ve genellikle daha fazla GDO ile kontamine olduğuna inanmak zorunda bırakmıştır. Hatta birçok organik mısırda dahi biyoteknolojik çeşitlerin izleri bulunmaktadır."
Wall Street Journal'da 5 Nisan'da yayınlanmış bir makalenin belirttiği üzere; bu endüstriyel yayılım eğilimiyle, önde gelen ABD'li doğal gıda markalarındaki "GDO bulunmaz" etiketlerinin, aslında önemli miktarda GDO'lu maddeler ile kontamine olmuş pek çok içerik demek olduğu, sadece saf bir aptal için sürpriz olacaktır.
Kaynak: Massachusetts Institute of Technology'nin Dergisi The Thistle'de, "Continuing the Green Revolution: The corporate assault on the security of the global food supply" başlığıyla yayınlanmış makalenin çevirisidir. Cilt 13, Sayı 4, Haziran/Temmuz 2001http://www.mit.edu/~thistle/v13/4/food.html#top

Bu makale Emine Sonnur Özcan tarafından Gıda Hareketi için tercüme edilmiştir.

GIDALARIMIZDAKİ AFLATOKSİNLERE DİKKAT......



Aflatoksin Nedir ? Nasıl Oluşur ?(Beyazportal.com)


İnsan gıdalarında, tahıllarda, yemlerde ve her türlü  kuru yiyeceklerde rutubetin artmasına ve sıcaklığa bağlı olarak, mantar türleri hızla üreyerek mikotoksin  (küf zehiri) denilen zararlı bir toksin (zehir) üretirler. Bunların en önemlisi ?Aflatoksin?dir.  Aflatoksinler, kuvvetli zehir ve kanserojen maddelerdir. En zehir etkili olanı hem kanser hem de gen yapısını değiştirebilen Aflatoksin B1?dir.
Küfler yiyecekler üzerinde pamuk görünümünde, bazen renkli oluşumlar yaparak ürerler. Hatta ürünün  gözle görülür küf gelişmesi olmayan derin kısımlarına kadar girerler. Bu nedenle küflenmiş gıdaların, küflenmiş kısımlarının atılarak diğer kısımlarının tüketilmesi yanlıştır.
İnsanlar ve hayvanlar mikotoksinleri direk olarak, aflatoksinle bulaşmış gıda ve yem maddelerini tüketerek alırlar. Ayrıca  aflatoksin bulaşmış yemle beslenen hayvanların, yumurta,peynir ve süt gibi ürünlerine de toksin (zehir) bulaşmış olur. Bu yolla insanlara da geçmiş olur.
Küflerin neden olduğu zehirlenmeler; kısa sürede belirtilerini göstermez. Uzun süre  küflü besinlerin tüketilmesi sonucu sinsi bir şekilde ortaya çıkar.

Aflatoksin Oluşabilen Ürünler Nelerdir ?
Sert kabuklu yağlı-kuru meyveler ( fındık, yer fıstığı, antep fıstığı), bazı kuru meyveler (kuru incir, kuru üzüm), yağlı tohumlar (Pamuk tohumu), bazı tahıllar ve baharatlar  (kırmızı biber, karabiber, hindistan cevizi), ayrıca bazı hayvansal ürünler de (süt, peynir, sakatat) gerekli koruyucu tedbirler alınmazsa aflatoksin  meydana gelebilir.
Aflatoksinler, gıdalar ve yemlerin üzerinde/içinde bulunan Aspergillus flavus veya A. Parasiticus tarafından üretilen toksik metobolitlerdir. Aflatoksinler muhtemelen dünyada en çok bilinen ve en çok araştırılan mikotoksinlerdir. Aflatoksinler dünyanın her yerinde çiftlik hayvanları, evcil hayvanlar ve insanlarda aflatoksikosis gibi çeşitli hastalıklarla ilgilidir. Aflatoksinlerin oluşmaları bazı çevresel faktörlere bağlıdır; bu nedenle kontaminasyonun miktarı coğrafi yerleşime, tarımsal ve bilimsel tarımsal çalışmalara ve hasat, depolama ve/veya işleme süreleri esnasında küflerin saldırısına karşı ürünlerin hassasiyetine göre değişir.

Aflatoksinlerin, hassas laboratuar hayvanlarına karşı potansiyel kansorejen olmasından ve insanlara karşı akut toksikolojik etkilerinden dolayı diğer mikotoksinlere nazaran daha fazla ilgi duyulmaktadır. Kesin bir güvenlik elde edilmesinin imkansız olduğu anlaşıldıktan sonra, birçok ülke aflatoksine riskini sınırlamak amacıyla gıda ve yem olarak kullanılacak ürünlerde katı düzenlemelere başvurmuştur.

1960 yılında İngiltere’de kanatlı hayvan çiftliklerinde 100,000′den fazla hindinin ölmesi ile yeni bir hastalık adlandırılmıştır ?Hindi X hastalığı? . Daha sonradan bu durumun sadece hindilerle sınırlı olmadığı da anlaşılmıştır. Yavru ördekler ve genç sülünler de bu olaydan etkilenmiş ve ağır ölümler gözlenmiştir.

Erken salgınlarla alakalı dikkatli bir araştırma göstermiştir ki bu olay tamamen Brezilya fıstıklı yem olarak adlandırılan yemlerle alakalıdır. Şüpheli fıstık yemi ile alakalı yoğun bir araştırma yapılmış ve bu yemin kanatlılara ve ördek yavrularına tipik Hindi X hastalığı semptomları ile birlikte yüksek oranda toksik olduğu hızlı bir şekilde bulunmuştur.
1960′da toksinin yapısı itibariyle, fungal kaynaklı olabileceği ortaya atılmıştır. Aslında, toksin oluşturan küf Aspergillus flavus (1961) olarak tespit edilmiş ve toksine kaynağından dolayı Aflatoksin ismi verilmiştir (A. flavus –> Afla).
Bu buluş ile insanlarda ve diğer memelilerde hastalıklara ve hatta ölüme bile neden olan ve gıda veya yemlerde kontaminant olarak bulunan bu potansiyel zararlı maddelerin farkına varıldı.

Çalışmalar göstermiştir ki, aflatoksin öncelikle ve çoğunlukla A. Flavus ‘un bazı suşları tarafından üretilmektedir, ayrıca A. Parasiticus ‘un tüm suşları üretmektedir.
Başlıca dört adet aflatoksin vardır : B1, B2, G1, G2. B1 ve B2 aflatoksinleri UV ışığı altında mavi flüoresan vermelerinden, G1 ve G2 aflatoksinleri ise yine UV ışığı altında sarı-yeşil flüoresan vermelerinden dolayı, farklı yapılara sahiptir. Buna ek olarak, iki metabolik ürün olan aflatoksin M1 ve M2 de gıda ve yemlerin direk kontamine olduklarının göstergesidir. Bu aflatoksinler ilk kez aflatoksinli yemlerle beslenen hayvanların sütlerinden izole edilmişlerdir ve bundan dolayı M olarak gösterilmişlerdir.
Bu toksinler birbirlerine çok benzer yapılara sahiptirler ve yüksek derecede oksijenlenmiş biçimde benzersiz bir gruptur, doğal olarak heterosiklik bileşiklerden meydana gelirler :
                                            
Aflatoksinlerin Yapısı ve Meydana Gelmesi
Aflatoksin sıklıkla hasattan önce tarlada ekinlerde oluşur. Eğer ekinin kurutulması aksatılırsa ve depolama esnasında küf gelişimi için su miktarının kritik değerleri aşılırsa hasat sonrası kontaminasyonu gözlenir. Böcek ve kemirgen istilası da bazı depolanmış ürünlerde küf gelişimini kolaylaştırır. Aflatoksinler genellikle sütte, peynirde, mısırda, fıstıkta, pamuk tohumunda, fındıkta, bademde, incirde, baharatlarda ve diğer gıda ve yem çeşitlerinde gözlenir. Süt, yumurta ve et ürünlerinin de bazen aflatoksin bakımından kontamine olmaları hayvanların aflatoksin içeren yemlerle beslenmesi sonucu gözlenir. Bununla beraber aflatoksin kontaminasyonu bakımından en yüksek riske sahip gıdalar mısır, fıstık ve pamuk tohumudur.

Küf gelişimi ve aflatoksin kontaminasyonu, küflerle, konakla ve çevreyle etkileşimin sonucudur. Bu faktörlerin uygun kombinasyonu ile istila ve substratın kolonizasyonu ve üretilecek olan aflatoksinin tipi ve miktarı tespit edilebilir. Bununla beraber, toksin oluşumunu tam olarak neyin başlattığı iyi bilinmemesine rağmen, küf gelişimi için uygun bir substrat gereklidir. Küf istilası ve toksin üretimi için su, yüksek sıcaklık ve bitkinin böcekler tarafından zarar görmesi başlıca belirleyici faktörlerdir. Benzer olarak küf gelişimini ve toksin oluşumunu, özel ekin büyüme aşamaları, zayıf gübreleme, yüksek ekin yoğunluğu ve yabani otlar da etkilemektedir.
Aflatoksin oluşumu ayrıca diğer küf ve mikropların gelişimi ile de etkilenmektedir. Örneğin yer fıstığı ve mısırın hasat öncesi aflatoksin kontaminasyonu yüksek sıcaklık, uzun süreli kuraklık ve yüksek böcek aktivitesi ile alakalı iken, mısır ve yer fıstığının hasat sonrası aflatoksin kontaminasyonu ılık sıcaklık ve yüksek nem ile alakalıdır.

İnsan Sağlığı Üzerine Etkileri
Çiftlik hayvanlarında aflatoksicosis salgınları dünyanın birçok bölgesinde kaydedilmiştir. Bu vakalarda ve maymunları da içeren hayvanlar üzerindeki deneysel çalışmalarda genellikle karaciğer etkilenmektedir. Akut karaciğer doku bozukluğu karaciğer hücrelerindeki nekroz ve biliyer proliferasyon ve fibrosisi de içerebilecek kronik göstergelerle karakterize edilir. Bir yemde bulunan 300 µg/kg gibi az aflatoksin miktarı domuzlarda 3-4 ay içerisinde kronik aflatoksicosise neden olabilmektedir.

Aflatoksine maruz kalma ile insanlardaki akut hepatoksisite arasındaki ilişki hakkında az bilgi bulunmaktadır fakat, akut karaciğer hasarı vakaları, akut aflatoksicosis ile alakalı olması muhtemel olduğu gözlenmiştir. Kuzey-batı Hindistan’da iki yakın komşu bölgede meydana gelen bir akut hepatit salgınında birkaç yüz insan etkilenmiştir, ve bu olay görünüşe göre ağır kontamine olmuş mısır tüketimi sonucunda oluşmuştur. Buradaki bazı mısır örneklerindeki aflatoksin miktarı mg/kg düzeylerindedir, ve en yüksek miktar 15mg/kg olarak kaydedilmiştir.

Karaciğer kanseri Afrika’nın ve güney-doğu Asya’nın bazı bölgelerinde daha yaygındır, eğer bölgesel epidemiyolojik bilgiler ile deneysel hayvan verileri birlikte göz önüne alınırsa, yüksek aflatoksine maruz kalma başta karaciğer kanseri riskini artırdığı gözlenmiştir. Kenya, Mozambik, Svaziland, ve Tayland’dan toplanan verilerde günlük diyetle aflatoksin alımı (bir günde 3.5 ile 222.4 ng/kg vücut ağırlığı) ile karaciğer kanseri vakaları (yılda 100,000 kişiden 1.2 ile 13.0 vaka) arasında pozitif bir korelasyon olduğunu göstermiştir. Ayrıca hastalığın sebep bilgisinde çok önemli bir ilişkisi olduğuna dair bazı kanıtlar vardır.

Kanıtlarda bulunan etkilerde, birkaç hayvan çeşidinde aflatoksinin özellikle karsinojenik etkisi ve dünyanın bazı bölgelerinde aflatoksine maruz kalma düzeyleri ile insanlarda karaciğer kanseri vakası görülme sıklığı arasındaki ilişkiler göz önüne alındığında mümkün olduğunca aflatoksine maruz kalmamak gerekliliği ortaya çıkmaktadır. Birkaç ülkede elde edilen gıda ürünleri için tolerans düzeyler, aflatoksin kontrol programlarında yürütmeyi kolaylaştırmak amacıyla yönetim araçları olarak kabul edilmelidir ve maruz kalma limitleri sağlığın korunmasını sağlayan düzeyden de daha az olmalıdır.

Günlük yaşantımızda sık görülen ve hemen her çeşit gıda maddesinde üreyebilen küfler, son yıllarda üzerinde önemle durulan bir araştırma konusu olmuştur. Küfler, uygun koşullarda ham ve işlenmiş materyalde çoğalarak bir yandan ürünün kalite ve kantitesini değiştirip bozulmasına neden olmakta diğer yandan da insan sağlığı için az veya çok zararlı toksik maddeler oluşturmaktadırlar. Funguslar (küfler) geniş bir grup olup bunları halkımız; mayalar, pas hastalığına neden olan organizmalar, bitkilerde çürümelere neden olan  ve insan-hayvanlarda hastalık yapan etmenler olarak bilirler. Ancak insanlarca gıda olarak tüketilen, yemeklik mantarların da aynı gruptan olduğu pek bilinmez. Bu organizmalar bitki, hayvan ve insanlarda birçok hastalığa neden olduğu gibi her yıl tarımsal ürünlerin büyük bir çoğunluğunu da kayba uğratmaktadırlar.

Küfler, üzerinde geliştikleri ürünlerde belirli koşullarda toksinler oluşturur ve bunların canlı organizmaya etkileri çok farklılık gösterir. İnsan, bitki ve sıcak kanlı hayvanlar için toksin olanlar mikotoksinler olarak adlandırılmaktadır. Mikotoksinler funguslar (küfler) tarafından üretilen sekonder metabolitlerdir. Bunlar bitki, insan ve hayvanlarda doğal olmayan ve zararlı biyolojik değişmelere neden olmaktadırlar.Doğal koşullarda insanlar ve hayvanlarda kitle halinde zehirlenmeler yapan en önemli mikotoksinler ise Aspergillus, Penicillium ve Fusarium cinsi küfler tarafından oluşturulmaktadır. Kimyasal yapısı belirlenen ilk mikotoksin Aspergillus flavus ve Aspergillus parasitucus türleri tarafından oluşturulan ?aflatoksin? dir.