Sanayi ülkelerinde gıda israfı giderek artıyor. Tarlalardan sofralara gelene kadar, gıdaların yaklaşık yarısının çöpe atıldığı sanılıyor.
“Taste the Waste” (Çöpün tadına bak!) adlı belgesel film soruna dikkat çekiyor.
Deutsche Welle Türkçe’nin haberi şöyle;
Kırmızı, sulu domatesler, sarı biberler ve salatalıklar… Lezzetli bir salatanın malzemeleri gibi görünen bu gıdalar bir süpermarketin çöp konteynerinden çıkan ürünler. Gelişmekte olan ya da az gelişmiş ülkeler açlık, kıtlık, gıda fiyatlarının yüksekliği, gıda arzındaki yetersizlik gibi sorunlarla boğuşurken, sanayi ülkelerinde çöp tenekeleri çöpe atılan yiyeceklerle dolup taşıyor. Almanya’da yılda yaklaşık olarak 10 milyon ila 20 milyon ton gıda maddesinin çöpe atıldığı ve bu miktarın her geçen gün büyüdüğü tahmin ediliyor.
Bu tezata dikkat çekmek isteyen gazeteci Valentin Thurn, “Taste the Waste” (Çöpün tadına bak!) adlı belgesel filminde, yenebilecek durumda olan gıdaların neden çöpe atıldığını, sanayi ülkelerindeki gıda israfının, kalkınmakta olan ülkeleri ne yönde etkilediği gibi sorulara yanıt arıyor. İlk gösterimi bu yıl Berlin Film Festivali “Berlinale”de yapılan belgesel, 8 Eylül tarihinden itibaren Alman sinemalarında gösterime girecek.
Gazeteci Valentin Thurn’un araştırmalarına göre, tarlalardan sofraya gelinceye kadar gıda maddelerinin yaklaşık yarısı çöpe atılıyor. Peki, neden bu kadar çok gıda maddesini çöpe atıyoruz? Valentin Thurn, süpermarket çalışanları, yöneticiler, fırıncılar, bakanlar, psikologlar, çiftçiler ve AB bürokratları olmak üzere pek çok kişi ve uzmanla görüşerek, bu sorunun yanıtını arıyor. Örneğin filmde görüş aktaran bir çiftçi, patateslerin yarısını daha hasat aşamasında atmak zorunda kaldığını, zira müşterilerin çok küçük ya da büyük patateslerin diğerlerinden daha kötü olduğu gibi bir yanılgıya sahip olduğunu belirtiyor.
Thurn’un filminde ortaya çıkardığı ise, artan gıda israfından herkesin dâhil olduğu bir sistemin sorumlu olduğu. Artık süpermarketler bütün yıl boyunca her tür ürünü arz ediyor. Raflardaki ekmeğin akşam saatlerinde de taze olması gerekiyor, her mevsimde çilek bulunabiliyor… Üstelik ürünlerin süpermarketlerde alıcı bulabilmesi için mükemmele yakın görünmesi şart. Kenarı kopmuş bir marul, küçük bir çürüğü olan patates, ezik büzük bir elma doğrudan çöpe atılıyor; yoğurtlar ise son kullanma tarihinin geçmesine iki gün kala raflardan alınıyor. Bu buz dağının yalnıza görünen yüzü. Zira gazeteciye göre yiyeceklerin yarısının israf edilmesinin, iklim üzerinde de olumsuz etkileri bulunuyor. Tarım atmosfere salıverilen sera etkisi yaratan gazların üçte birinden sorumlu, çünkü gıda talebine karşılık verebilmek için dünyanın diğer ucunda yağmur ormanları yok edilerek, yeni tarım alanları açılırken, çöpte yok olmaya yüz tutan gıdalardan da, atmosfer için karbondioksitten 25 kat daha zararlı olan metan gazı açığa çıkıyor.
Çevre örgütleri de filme ve gıda israfına ilişkin çeşitli açıklamalarda bulundu. Greenpeace, filmin ekim aşamasından ticari olarak piyasaya sürülene kadar gıda artıklarının nasıl değerlendirildiği skandalını gözler önüne serdiğini belirterek, son kullanma tarihi uygulamasının yeniden gözden geçirilmesi çağrısında bulundu. Greenpeace açıklamasında, “Zira son kullanma tarihi yasal olarak değil, gıda sektörü tarafından belirleniyor. Firmalar böylelikle ürünlerine yönelik talebi artırırken, daha fazla çöp açığa çıkmasına neden oluyor” denildi.
Alman Açlıkla Mücadele Örgütü Genel Sekreter Wolfgang Jamann ise yeterince gıda maddesi üretilmesine karşın, dünyada bir milyar insanın açlık çekmesinin bir skandal olduğunu belirterek, “Gıdaya bir ‘değer’ olarak saygı duymanın ve yiyeceklerimiz konusunda daha bilinçli olmanın vakti gelmiştir” şeklinde konuştu.
Kaynak : NTV – 6 Eylül 2011

26 Ağustos 2011 Tarihli ve 28037 sayılı Resmi Gazete'de Yayınlanan Tebliğ ile Lüferin Boyu 20cm oldu.





26 Ağustos 2011 Tarihli Resmi Gazete'de "2/1 Numaralı Ticari Amaçlu Su Ürünleri Avcılığını Düzenleyen Tebliğde Değişiklik Yapılmasına Dair Tebliğ (Tebliğ No.2011/39) Yayınlandı. Tebliğe göre: Lüferin boyu 20cm. oldu.

 Aynı Tebliğ'in "Boy ve ağırlık yasakları" başlıklı 17nci maddesinin birinci fıkrasındaki çizelgeden Lüfer, Karagöz(Sargos) ve Lagos, Orfoz, Hani satırları kaldırılmış, çizelgeye aşağıdaki satırlar eklenmiştir.

Karagöz Diplodus vulgaris 18


Sargos Diplodus sargos 21

Lagos Epinephelus aeneus 45

Lüfer Pomatomus saltatrix 20

Orfoz Epinephelus guaza 45

Hani Serranus scriba 30

Ambalaj Atıkları Yönetmeliği Yenilendi


          ANKA
Çevre ve Şehircilik Bakanlığı'ndan yapılan yazılı açıklamaya göre, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, ambalaj atıklarının kaynağında ayrı toplanması ve geri dönüşümü konularını düzenleyen Ambalaj Atıklarının Kontrolü Yönetmeliğini yeniledi. Ambalaj Atıklarının Kontrolü Yönetmeliği Resmi Gazete'de 24 Ağustos 2011 tarihinde yayımlanarak yürürlüğe girdi. Yönetmeliğin yayımlanmasıyla 24 Haziran 2007 tarihli Ambalaj Atıklarının Kontrolü Yönetmeliği yürürlükten kaldırıldı.


Yeni yönetmelikle, ambalaj atığı üreticilerinin, ambalaj atıklarını, bağlı bulundukları belediyenin ambalaj atıkları yönetim planına uygun olarak, diğer atıklardan ayrı biriktirmek ve belediyenin toplama sistemine bedelsiz verme yükümlülüğü önceki yönetmelikteki gibi şekillendi.

Organize Sanayi Bölgesi(OSB) yönetimleri, OSB bünyesindeki sanayi işletmeleri, diğer sanayi işletmeleri, satış noktaları ve alışveriş merkezleri, belediyenin yönetim sistemi dışında kalan sivil hava ulaşımına açık hava alanları ile bu hava alanları bünyesinde yer alan tüm tesisler, belediye mücavir alan sınırları dışında kalan ambalaj atığı üreticilerinin, yönetmeliğin getirdiği şartları sağlamaları durumunda, oluşan ambalaj atıklarını çevre lisanslı veya geçici faaliyet belgeli toplama ayırma tesisine veya belediyenin toplama sistemine bedelsiz şartı aranmaksızın verebilmelerine imkan sağlandı.
Yönetmeliğe aşağıdaki Resmi Gazete Sitesinden ulaşılabilir.
http://www.resmigazete.gov.tr/main.aspx?home=http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2011/08/20110824.htm&main=http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2011/08/20110824.htm

FSD "Hadi Ankara!" Basın Toplantısı 20 Temmuz 2011 NTVmsnbc


Slow Food, Fikir Sahibi Damaklar hareketi lideri Defne Koryürek "İstanbul Lüfer'e Hasret Kalmasın!" kampanyası için hükümete seslendi ve güleryüzle de olsa aslında "hadi Ankara!" dediklerini vurguladı.


"İstanbul Lüfer'e hasret kalmasın"...


Bu sözleri ilk kez geçtiğimiz yıl nisan ayında duyduk... Slow Food Fikir Sahibi Damaklar hareketi üyeleri, daha bebekken avlanan ve üremeye fırsat bulamayan lüfer için bir yıl önce harekete geçti...

Gün geldi balık haline gittiler, gün geldi balık pazarlarını dolaşıp hem balıkçılarla hem de vatandaşla konuştular. Amaçlarını anlattılar... En çok da Ankara'ya gidip lüferin avlanma boyunun 14 cm.'den 24 cm'e çıkarılması için toplantılar yaptılar...


Lüferin kaç santimken avlanacağı önümüzdeki günlerde Balıkçılık ve Su Ürünleri Genel Müdürlüğü'nde yapılacak toplantılarda karara bağlanacak.


Slow Food, Fikir Sahibi Damaklar hareketi üyeleri bu toplantıda lüferin avlanma boyunun 24 cm'e çıkması için bir basın toplantısı düzenlediler.

Toplantıda ilk söz hareketin lideri Defne Koryürek'in oldu... Koryürek şunları söyledi: "Amacımız belli: İstanbul lüfere hasret kalmasın! Elbette, sadece İstanbul mu, hayır! Peki sadece lüfer mi hasret kalmamız an meselesi olan, hayır! Ama İstanbul ve lüfer el atmadığımızda, elimizi taşın altına koymadığımızda, umursamadığımızda.. kaybedeceklerimizin en kalp yaralayan, en bizden ikilisi belki de. Bu şehrin sularından orkinoslar geçti, gitti, kayboldular. Kolyos, uskumru, ıstakoz... keza. Midyeler'i yenmez oldu. İstiridye'sini hatırlayan kalmadı. Oysa, çok değil 30 yıl önce Boğaz'a bir çapari sallamak yeterdi, aç kalmazdı hiç bir İstanbullu. Doğası beslerdi, balığı bereketliydi. Bugün balık cüzdanı en kalın olana bile lüks, İstanbul'da. Bu dünyayı paylaştığımız "ev arkadaşımız" "can yoldaşımız" canlılara bu dünyayı yaşanmaz kılan kibirli organizmalara döndük, biz insanlar....



...Bir STK olarak görevimizi yerine layığıyla getirdiğimize inanıyorum: konunun bir diğer muhattabı lokanta işletmeleri, aşçı ve şefler yanımızda. 13 dernek, 5 bin aşçının sözcüsü Türkiye Aşçı Dernekleri Federasyonu'na bugün TURSOB da eklendi. Almıyorlar, satmıyorlar. '4 cm'in altında lüfere tabaklarında, mutfaklarında yer yok! Mehmet Gürs, Murat Bozok, Şemsa Denizsel, Didem Şenol, Mehmet Gök gibi şehrimizin en tanınmış, zanaatının erbabı isimlere bugün ustaların ustası Vedat Başaran da destek olarak geldi. Onlar yeni bir farkındalığın temsilcileri: ne yiyorsak oyuz....



...Bir STK olarak görevimizi yerine layığıyla getirdiğimize inanıyorum: konuya Ayşe hanım teyze de dahil artık. Pazara gittiğinizde çinekop almak eskisi kadar sıradan bir karar değil. Lokantaya gittiğinizde çinekop ısmarlamak eskisi kadar makul gelmiyor hiçbirimize. Memet Ali Alabora ve Serra Yılmaz'ın desteği ile tasamızın, endişemizin, talebimizin farklı tonlar, farlı renklerle ses bulması mümkün bugün. Biz bir STK olarak görevimizi yerine layığıyla getirdik. Buna inanıyorum. Birlik halinde sesleniyoruz Ankara'ya, hadi, diye! Zira konunun tek ilgilisi var artık, o da Ankara! Hadi Ankara! Bu koskoca, kalın dosya sana! Neden "en az 24 cm" diyoruz, hepsi bir kez daha burada.

Basın toplantısının katılımcılarından Vedat Başaran balıkçılığın hayvancılıktan farklı olduğunu, balığın yabandan avlandığı için bir sahibi olmadığının düşünüldüğünü ve dolayısıyla kontrolunun da uzun zamandır ihmal edildiğini vurgularken "Madagaskar'daki adam denizden bir kabuk olsun alıp çıkartmana kızar, oranın dengesinin bozulacağından endişe ederken biz bilinçsiz bir şekilde avcılık yaptık ve sonarlara varan teknolojiyi devreye soktuk. Oysa bu şehrin kofanası vardı. O kofana ki en az çinekop kadar lezzetli halidir lüferin. Ama kimse bilmiyor zira çıkmıyor. Bu bile, başlı başına lüferdeki tükenişin işaretidir" dedi.

Basın toplantısının bir diğer katılımcısı Memet Ali Alabora en güzel benzetmeyi yaptı ve "lüfer eşsizdir, lüfer balık değildir bir kere, o mücevherdir zira dar bir mevsimde tadabilirsiniz sonra isteseniz de olmaz. Nasıl Fransızın trüf mantarı var, İstanbul'un da lüferi var ve ancak o mevsimde o iki ayda yenir. Bittiğinde de biter." dedi. Basın toplantısının sohbete dönüştüğü esnada Alabora Türkiye'nin her bir bölgesinin ne kadar özel olduğunu vurgulayarak, "İstanbul, kültürüne yatırım yapmalı" dedi. "Lüfer bir kültürdür. Eşsiz, eşi benzeri bulunmaz bir kültürdür. Bakın İstanbul tarih boyunca kimsenin olmamıştır. ben İstanbulluyum diyen herkes İstanbullu değildir. İstanbullu olmak lüferi ve erguvanı tanımak demektir. Bunların zamanını

bilmek demektir. Ayrıca İstanbullu olmak sadece karar vererek olunabilecek kadar kolay bir durumdur aslında çünkü bu şehrin kültürünü bilmek ve ona sahip çıkmak demektir. Bu şehrin kültürü poyrazı, lüferi, erguvanıdır.. İstanbul'a olan aşkını şiirlerinde ifade eden nice şairler var İstanbul doğumlu değiller ama biz onlara İstanbullu biliriz. Bu durum dünyanın başka hiçbir yerinde bu kadar kolay değildir. Bakın İstanbul aynı zamanda diğer metropol şehirlerden çok farklıdır, eşi benzeri yoktur. Bu çoğrafya, bu kültür, bu tarih ve bu servis hiçbir yerde yok. İstanbul'u moda başkenti yapın, yarın başka rakip çıkar. İstanbul'u ekonomi başkenti yapın, daha olmadan bir rakibi çıkar. Ama İstanbul'u lüfer üzerinden tarif edin, bunun kültürünü konu edin.. rakipsizdir. Eşi benzeri olmaz." diye ekledi. Bir sohbet havasında giden basın toplantısı Defne Koryürek'in '' şimdi Ankara'nın lüferde avlanma alt limitini en az 24 cm ilan etme zamanı. Hem de hazır Balıkçılık ve Su Ürünleri Genel Müdürlüğü kurulmuşken.. Balıkçının hasretle beklediği, denizlerimizin, sucul kaynaklarımızın sürdürülebilir yönetimi için harekete geçme zamanı. Hadi Ankara!" sözleriyle noktalandı.




Organik Süt Sağlıklı Toprak, Sağlıklı Hayvan ve Sağlıklı İnsan Arasındaki Bağı Koruyor.(Çiftlik Dergisi 19/07/2011)





Kelkit Organik Tarım ve Hayvancılık Festivali kapsamında 16 Temmuz Cumartesi günü, Newcastle Üniversitesi’nden Prof. Carlo Leifert, Uludağ Üniversitesi’nden Prof. Doktor Mine Sibel Gürün ve Ege Ünversitesi’nden Prof. Doktor Harun Reşit Uysal’ın katıldığı “Organik Süt ve Gıdaların Beslenme ve İnsan Sağlığı Üzerindeki Etkilerinin” tartışıldığı bir panel gerçekleşti.


Gümüşhane Üniversitesi, Aydın Doğan Vakfı ve Doğan Organik Ürünler’in desteklediği panelde panelistler, son 50 yılda büyük verim artışları yakalamak için bitkisel ve hayvansal üretimde kullanılan kimyasal girdiler ve yoğun üretim teknikleri dolayısıyla, ekosistemin hızla bozulduğuna; bunun çevre ve insan sağlığı açısından sürdürülemez bir durum haline geldiğine; organik tarım ve hayvancılığın bu olumsuz gidişatı tersine çevirebilmek için çok önemli olup, organik yöntemlerle üretilen sütün konvansiyonel süte göre vitamin ve mineraller açısından çok daha zengin olduğuna değindiler.

Panelde Prof. Dr. Gürün, “sağlıklı toprak, sağlıklı hayvanlar ve sağlıklı insanlar arasındaki bağın organik üretim yöntemleri sayesinde mümkün olduğunu” vurgularken, Prof Dr. Uysal “temel gıda maddesi olan sütün organik şekilde üretildiğinde, konvansiyonel hayvancılıkta kullanılan kimyasal pestisitlerin gıda hijyeni üzerindeki olumsuz etkilerinin önüne geçildiğinin; hayvanların antibiyotik almadan, genetiği değiştirilmiş yemlerle beslenmeden, açık alanda otlatılarak bakıldığında protein, mineral ve vitaminler açısından daha zengin süt verdiğinin tespit edildiğini” söyledi.

Prof. Leifert ise “organik sütün daha fazla omega 3 yağ asidi barındırdığını ve kişilerin bağışıklık sistemini güçlendiren, sinir dokusu gelişimi ve beyin fonksiyonlarına fayda sağlayan, diyabet, kalp/damar rahatsızlıkları ve kanser riskini azaltan etkileri olduğunu araştırmaların gösterdiğinin” altını çizdi.

Kelkit Aydın Doğan Meslek Yüksekokulu’nda gerçekleşen panele Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı‘nın ilgili birimleri, sivil toplum kuruluşları temsilcileri, akademisyenler, organik ürün üreticileri, çevre yörelerden organik hayvancılık yapan çiftçiler, ulusal ve yerel basın mensupları katıldı.

Doğan Organik Ürünler:


2002 yılında, Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı tarafından elverişli toprakları ile organik tarım için pilot bölge seçilen Kelkit’te kurulan Doğan Organik Ürünler, Kelkit ve çevresini organik süt ve besi hayvancılığının merkezi haline getirmek hedefiyle çalışmaktadır.

Şirket sözleşmeli hayvancılık yapan çiftçileriyle birlikte Kelkit’te 10.000 tona yaklaşan yıllık üretim kapasitesine sahiptir. Türkiye’nin en büyük organik süt üretimini yapmaktadır.

Gümüşhane Üniversitesi Kelkit Aydın Doğan Meslek Yüksekokulu:

2003 yılında Aydın Doğan Vakfı tarafından yaptırılmıştır. Türkiye’nin ilk organik tarım programına sahip olan Yüksekokul, 2010 yılında I. Organik Hayvancılık Kongresi’ni, bu yıl ise “Organik Süt ve Gıdaların Beslenme ve İnsan Sağlığı Üzerindeki Etkileri” konulu paneli düzenlemiştir.

Su Ürünleri Avcılığı ve Yetiştiriciliğinde Artış(TÜİK 2010 Verileri)




Su ürünleri üretiminde % 4,83 artış
         2010 yılı su ürünleri üretimi bir önceki yıla göre %4,83 artarak yaklaşık 653 bin ton olarak
         gerçekleşti. Üretimin yaklaşık % 61,20’si deniz balıklarından, %7,05’i diğer deniz ürünlerinden, %
         6,16’ı içsu ürünlerinden ve %25,59’u yetiştiricilikten elde edildi.
Avcılıkta %4,68 ve yetiştiricilikte %5,30 artış
Avcılıkla yapılan üretim 485 939 ton, yetiştiricilik üretimi ise 167 141 ton olarak gerçekleşti. Yetiştiricilik üretiminin %47’i içsularda, %53’ü ise denizlerde gerçekleşti. Yetiştirilen en önemli türler içsularda %46,77 ile alabalık, denizlerde %30,39 ile levrek, %16,85 ile çipura oldu.
Deniz ürünleri avcılığında %4,85 artış
Avcılığı yapılan deniz ürünleri üretim miktarı bir önceki yıla göre %4,85 oranında artarak yaklaşık 446 bin ton olarak gerçekleşti. Deniz ürünleri üretiminde ilk sırayı %58,75’lik oran ile Doğu Karadeniz Bölgesi aldı. Bunu %17,28 ile Batı Karadeniz, %8,89 ile Ege, %8,86 ile Marmara ve %6,22 ile Akdeniz Bölgeleri izledi.
          Balık türlerinde değişimler


Deniz balıkları içinde önemli olan türlerden hamsi balığı %11,88 oranında artarak yaklaşık 229 bin ton avlandı. Bu miktarın iç tüketim için avlanılan miktarı %1,23 oranında artarak yaklaşık 116 bin ton, balık unu fabrikalarına gönderilen miktar ise %25,41 artarak 113 bin ton oldu. Çaça balığı ise 57 bin ton üretimle, hamsi balığından sonra %14,27’lik bir paya sahip oldu.

Palamut-torik üretimi %33,61, mezgit üretimi %21,64, çaça üretimi %6,81, kefal üretimi %4,42 oranında artarken, istavrit (kraça) üretimi %29,36, istavrit (karagöz) üretimi %23,31 ve sardalya üretimi %8,15 oranında azaldı.

Diğer deniz ürünleri üretimi %3,63 oranında arttı. Diğer deniz ürünlerinden Beyaz kum midyesi %58,52 ile en yüksek paya sahip oldu.

İçsu ürünleri avcılığında %2,74 artış

İçsu ürünleri üretim miktarı bir önceki yıla göre %2,74 oranında artarak yaklaşık 40 bin ton olarak gerçekleşti. Önemli içsu ürünlerinden sazan balığı %9,98 ve inci kefali %6,52 oranında artış gösterdi.

Su ürünleri istatistiklerinin derlendiği veri kaynakları

Deniz ürünlerine ait bilgiler her yıl Ocak-Şubat aylarında balıkçılara uygulanan anketler yoluyla, içsu ürünleri ve yetiştiricilik üretimine ait bilgiler ise Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’ndan doğrudan temin edilmektedir. Deniz ürünleri anketinde büyük balıkçılara tam sayım, küçük balıkçılara ise iki aşamalı tabakalı örnekleme yöntemi uygulanmıştır. Büyük balıkçılarda gelen cevapsız anketler için imputasyon yöntemi kullanılmıştır. Su ürünlerine ait bölgeler itibariyle üretim miktarları, pazarlama, yatırım, satış ve giderleri, balıkçı gemilerinin nitelikleri ve su ürünleri ithalat ve ihracatı, “Su Ürünleri İstatistikleri 2010” yayınında yayımlanacaktır.

Dönemi Avlanan Deniz Ürünleri(Ton)* Avlanan Deniz Balıkları (Ton) Avlanan Diğer Deniz Ürünleri(Ton)


Göstergeler:
Dönemi        Avlanan Deniz  Avlanan Deniz              Avlanan Diğer Deniz
                   Ürünleri(Ton)   Balıkları(Ton)              Ürünleri (Ton)
2010               445 680              380 865                  44 410
2009               425 275              395 660                  57 453
2008               453 113              518 201                  70 928
2007               589 129              409 945                  79 021
2006               488 966             334 248                   46 133
2005              380 381              456 752                   48 145
2004              504 897              416 126                   46 948
2003              463 074              493 446                   29 298
2002              522 744              465 180                   19 230
2001              484 410              441 690                   18 831
2000              460 521              510 000                   13 634
1999              523 634              413 900                  18 800
1998              432 700              382 065                  22 285

Su Ürünleri İstatistikleri:

Adı                                                                                 Dönemi                        Değeri (Ton)

Avlanan Deniz Ürünleri                   (Ton)                             2010                               445 680
Avlanan Su Ürünleri                       (Ton)                             2010                               485 939
Balık Unu Ve Yağ Fabrikalarında İşlenen
Su Ürünleri                                    (Ton)                             2009                                  90 211
Değerlendirilemeyen Su Ürünleri     (Ton)                            2010                                   88 573
İçsularda Yetiştiricilik Üretimi         (Ton)                            2010                                   78 568
İhraç Edilen Su Ürünleri                 (Ton)                            2010                                    55 109
İthal Edilen Su Ürünleri                  (Ton)                            2010                                    80 726
Kültür Balıkları Üretimi                  (Ton)                            2010                                  167 141
Su Ürünleri Üretimi                        (Ton)                            2010                                  653 080
Tüketilen Su Ürünleri                     (Ton)                            2009                                   545 597

HAVA KALİTESİ 2010-2011 KIŞ SEZONU (TÜİK VERİLERİ)


En yüksek kükürtdioksit ortalaması Hakkari’de, partiküler madde ortalaması ise Iğdır’da gerçekleşti

2010-2011 kış sezonunda kükürtdioksit (SO2) ortalamalarının en yüksek bulunduğu il ve ilçe merkezleri sırasıyla Hakkari, Tekirdağ, Bitlis, Muğla ve Edirne’dir. Aynı dönemde partiküler madde (PM10)(1) ortalamalarının en yüksek bulunduğu il ve ilçe merkezleri ise Iğdır, Osmaniye, Batman, Afyonkarahisar ve Isparta’dır.

Kükürtdioksit ve partiküler madde ortalamalarında sınır değer ve uyarı eşiği aşıldı

2010-2011 kış sezonunda il ve ilçe merkezlerinde ölçüm yapılan istasyonlardan elde edilen SO2 ortalamaları incelendiğinde, Kısa Vadeli Sınır (KVS) Değeri Çanakkale, Hakkari, Tekirdağ ve Şırnak’ta aşılırken, İlk Seviye Uyarı Eşiği Hakkari, Tekirdağ ve Şırnak’ta aşılmıştır. Aynı dönemde PM10 ortalamaları incelendiğinde, KVS Değeri ve İlk Seviye Uyarı Eşiği birçok il ve ilçe merkezinde aşılmış olup, KVS Değerinin aşıldığı gün sayısı 30 ve daha fazla olan il ve ilçe merkezleri Adıyaman, Afyonkarahisar, Bolu, Çorum, Isparta, K.Maraş (Elbistan), Muş, Batman, Iğdır, Osmaniye ve Düzce’dir. İlk Seviye Uyarı Eşiğinin aşıldığı gün sayısı 30 ve daha fazla olan il merkezi ise Iğdır’dır.

Kükürtdioksit ve partiküler madde ortalamalarının en yüksek olduğu il ve ilçe merkezleri (2)

                                 ug/m3(mikrogram/metreküp)                   
     Kükürtdioksit (SO2)                                        Partiküler Madde (PM10)

          Hakkari 240                                                Iğdır 180                                
         Tekirdağ 185                                               Osmaniye 170
          Bitlis 108                                                     Batman 164
          Muğla 100                                                  Afyonkarahisar 163
          Edirne 77                                                    Isparta 143
         Aydın 67                                                      Çorum 136
         Mardin 63                                                    Bolu 130
         Zonguldak 61                                               Düzce 126
        Çanakkale 55                                                Siirt 122
        Kars 55                                                         Adıyaman 119

Kaynak: Çevre ve Orman Bakanlığı

(1) Gaz halindeki emisyonların kimyasal dönüşümü ve yığın halinde şekillenmesi ile oluşan, çapı 10 mikrometre altındaki partiküler maddelerdir.

(2) Verilerin kıyaslanabilirliğini sağlamak için en az 4 ay boyunca 21 gün ve üzerinde ölçüm yapılan il ve ilçe merkezleri kapsanmıştır.

KIRMIZI ET ÜRETİM İSTATİSTİKLERİ -Mayıs 2011(TÜİK VERİLERİ)





Türkiye İstatistik Kurumu tarafından yayımlanan aylık kırmızı et üretim istatistikleri, hayvansal ürünleri girdi olarak kullanan sanayinin NACE Rev.2’ye göre 10.11 ve 15.11 başlığı altında faaliyet gösteren işletmelerden derlenmektedir.


Toplam kırmızı et üretimi 47 467 ton
Toplam kırmızı et üretimi, bir önceki aya göre %8,4 oranında azalırken, bir önceki yılın aynı ayına göre %19,6 oranında azaldı.

Sığır eti üretimi 38 374 ton
Sığır eti üretimi, bir önceki aya göre %14,5 oranında azalırken, bir önceki yılın aynı ayına göre %23,4 oranında azaldı.


Koyun eti üretimi 7 395 ton
Koyun eti üretimi, bir önceki aya göre %30,3 oranında artarken, bir önceki yılın aynı ayına göre %3,8 oranında arttı.

SÜT ÜRÜNLERİ ÜRETİM İSTATİSTİKLERİ Mayıs 2011 (TÜİK verileri)


Aylık olarak yayımlanan süt ve süt ürünleri üretim istatistikleri, toplanan süt ve üretilen süt ürünlerini tespit etmek üzere çiğ sütü girdi olarak kullanan sanayinin NACE Rev.2’ye göre 10.51 başlığı altında faaliyet gösteren entegre süt işletmelerinden derlenmektedir.

Toplanan inek sütü miktarı 699 122 ton
2011 yılının Mayıs ayında, toplanan inek sütü miktarı bir önceki aya göre % 8,1 arttı.
          İçme sütü üretimi 99 823 ton
          2011 yılının Mayıs ayında gerçekleşen toplam içme sütü üretimi bir önceki aya göre % 1,2 azaldı.

Peynir üretimi 51 749 ton 
2011 yılının Mayıs ayında gerçekleşen toplam peynir üretimi bir önceki aya göre %11,8 arttı.
Yoğurt üretimi 87 898 ton
2011 yılının Mayıs ayında gerçekleşen toplam yoğurt üretimi bir önceki aya göre % 7,9 arttı.

Ayran üretimi 43 140 ton
2011 yılının Mayıs ayında gerçekleşen toplam ayran üretimi bir önceki aya göre % 7,1 arttı.


Lüferin Boyu 25 cm. Olmalı.



Çocuklarımızın geleceği, denizlerimizin bereketi ve balıkçımızın refah ve esenliği için lüferde avlanma alt boyunun 24 cm ve üzeri çıkmasını istiyoruz"



Koryürek’ten eylem çağrısı: “Lüfer için umutlar tükenmedi, kararı Bakan verecek”-Yeşil Gazete



Dün(21/06/2011) Ankara’da yapılan Su Ürünleri İstişare Kurulu toplantısından lüferin avlanma boyunun alt sınırıyla ilgili olumlu bir karar çıkmamasının yankıları sürüyor.

Toplantıya katılan “İstanbul Lüfere Hasret Kalmasın” kampanyası sözcüsü Defne Koryürek Yeşil Gazete’ye yaptığı açıklamada toplantıdan bir sonuç çıkmadığını, ancak henüz umutlarının tamamen tükenmediğini söyledi. %100 erişkinlik 27 cm’de

Toplantıyla ilgili genel bir değerlendirme yapan Koryürek, gündemi belli olmamakla beraber gerek Başbakanlık’tan yapılan açıklamalar ve gerekse de Tarım Bakanı’nın beyanları nedeniyle lüferin avlanma alt boyunda değişiklik yapılmasını beklediklerini, toplantının ikinci bölümünün gerçekten lüfer ile başladığını ve Ege Üniversitesi’nden Cengiz Mete’nin herkesin saygı duyduğu bilimsel araştırmalardan yola çıkarak önemli bir sunum yaptığını söyledi:
Devamı: http://www.yesilgazete.org/?p=29710


"Bizim balıkçınınki ..." (ntvmsnbc)



ntvmsnbc

Güncelleme: 09:27 TSİ 22 Haziran. 2011 Çarşamba

Yavru balıkların avlanmaması için uzun bir süredir iki önemli kampanya yapılıyordu... Slow Food-Fikir Sahibi Damaklar’ın “İstanbul Lüfere Hasret Kalmasın” ve Greenpeace'in "Seninki kaç santim?" kampanyaları... Kampanyalarla lüferin yavrulayabileceği 24-25 cmlik boya ulaşmadan avlanmasının yasaklanması isteniyordu. Her iki kampanyada toplumda çok ses getirdi...

Hatta Hüseyin Eriş isimli bir vatandaş Başbakanlık İletişim Merkezi'ne “Bu güzelim balığın geleceği sizin elinizde. Lütfen bir şeyler yapın. Gerekirse 2-3 yıl lüfer soyundan olan çinekop ve sarıkanat gibi balıkların avlanmasını ve satılmasını yasaklayın” talebinde bulundu. Vatandaşın talebi yanıt buldu. “Bir vatandaş dilekçe yazdı, Başbakanlık lüfer meselesine el koydu” haberleri medyada yer buldu...
Dün bu konuda kritik bir gündü... Tarım Bakanlığı Koruma Kontrol Genel Müdürlüğü tarafından Su Ürünleri İstişare Kurulu'nda balıkların yasal avlanma boyu gündeme alınıyordu. Ancak heyecanla beklenen toplantı büyük hayal kırıklığı yarattı. Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nda düzenlenen toplantıda karar çıkmadı.

Haberin devamı: http://www.ntvmsnbc.com/id/25225485/

Biyoçeşitliliği Yokeden İnsanoğlu Hala Üretim Artışından Gurur Duyuyor(Toprak Ana)


Su Ürünleri İstişare Kurulu lüfere acımadı: Yavru balık avına devam!(Yeşil Gazete)


          Ümit Şahin
          22.6.2011
Su Ürünleri İstişare Kurulunun lüfer ve diğer balıkların yasal avlanma boyunun da gündeme alınacak olması nedeniyle heyecanla beklenen bugünkü toplantısı büyük hayal kırıklığı yarattı.

Konu son aylarda Slow Food-Fikir Sahibi Damaklar’ın “İstanbul Lüfere Hasret Kalmasın” ve Greenpeace’in “Seninki Kaç Santim” kampanyalarıyla gündeme taşınmıştı ve yavru balıkların avlanmasının önlemesi hedefleniyordu. Kampanyalarla lüferin yavrulayabileceği 24-25 cmlik boya ulaşmadan avlanmasının yasaklanması isteniyordu.

Ancak bu sabah Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nda düzenlenen toplantıda beklenen karar çıkmadı.

Gün boyunca FSD ve Greenpeace kampanyacılarının twitter’dan izleyicilerine canlı olarak yansıyttığı toplantıda şu gelişmeler yaşandı: devamı: http://www.yesilgazete.org/?p=29670

Su Ürünleri İstişare Kurulu Toplantısı



Bugün(21/06/2011) düzenlenen Su Ürünleri İstişare Kurulu Toplantısı olumsuz sonuçlanmıştır. Aslında bir sonuç bile çıkmamıştır. Lüferin boyu 14cm.den 19cm.ye çıkartılmaktadır. Lüfer 25cm.de yumurta bırakır. Fikir Sahibi Damaklar Lüfer Koruma Timi'nin yaptığı çabalar ve Greenpeace Akdeniz'in uğraşları ile toplanan 500 bin imza hiç yokmuş gibi hareket edilmiştir. Üstelik orfoz, kalkan gibi soyu tehlikede olan türler için görüşmelerin 2012 tebliğinde yapılacağı ifade edilmiştir. Bu yaklaşım çok geç olabilir. Çocuklarımıza masallarda balık çeşitlerini anlatacağız böyle giderse.




LÜFER KAMPANYASI (21 HAZİRAN SU ÜRÜNLERİ İSTİŞARE KURULU)



Koruma ve Kontrol Genel Müdürlüğü tarafından;  21 Haziran 2011 tarihinde  Fikir Sahibi Damaklar'ın "Lüfer’in asgari boy uzunluğunun artırılması" talebi Su Ürünleri İstişare Kurulu gündemine alınarak, tarafların katılımıyla tekrar değerlendirileceği bildirildi.








"KÜÇÜK BALIK YOKSA BÜYÜK BALIK DA YOK"

Büyük Anadolu Yürüyüşü-Anadoluyu Vermeyeceğiz




        http://vermeyoz.net/


Toprak Ana, temiz topraklarımızın ve ona can veren sularımızın milletin efendisi olan çiftçilerimizin elinden, kendisine sorulmadan alınmasını kabul etmez. "Büyük Anadolu Yürüyüşü" doğaya ve canlı yaşama zarar veren yatırımların durdurulması amacıyla, hiçbir kuruma bağlı olmaksızın sadece bireylerin özgür iradesiyle yapılmaktadır. Devamı için: http://www.toprakana.com.tr/

5 Şubat 2011 Seferihisar Tohum ve Takas Şenliği -Cumhuriyet Bilim Teknik



YERLİ TORUMUN SATIŞI YASAK, TAKASI SERBEST

Seferihisar Kapalı Pazar Yeri’nde 5 Şubat 2011’de Yarımada Takas Şenliği düzenlendi. Şenlikte bölgedeki yerli tohum üreticileri bir araya gelerek ellerindeki tohumları satış yapmadan değiş tokuş ettiler. Satış yapılmamasının nedeni, 2006 yılında çıkartılan Tohumculuk Yasası gereğince, yerli tohumların satışına getirilen yasaklardı. Böylece üreticiler şenlik sayesinde hem kendilerinde bulunmayan tohumları elde etme şansına kavuştu, hem de yasanın yol açtığı sorunları tartıştı.

Bu etkinlikten yola çıkarak Tohumculuk Yasası’nın Türk tarımını nasıl etkilediğini araştırdık. Bunun için Seferihisar Takas Şenliği’nin gerçekleşmesinde emeği geçen Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi’nden Prof. Dr. Tayfun Özkaya’ya ve Sabancı Üniversitesi’nden Prof.Dr. Selim Çetiner’e yasanın eksik ve aksayan yönlerini sorduk. Çetiner’e göre: ‘İşini bilen memur ile konuyu bilmeyen siyasiler’in çıkarttığı yasa’. Reyhan Oksay

Seferihisar, Mordoğan, Urla ve Karaburun belediyeleri işbirliği ile gerçekleştirilen “Yarımada Tohum Takas Şenliği”nde yerli tohum üreticileri Seferihisar Kapalı Pazar Yeri’nde toplandı. Zarfların içine yerleştirdikleri tohumlarını takas ettiler. Kaybolmak üzere olan tohumları büyük bir özenle saklamış olan çiftçiler, yalnızca tohumlarını değil, bilgi ve deneyimlerini de paylaştılar.

Yerli tohum satışına “Tohumculuk Yasası” ile yasak getirilmiş olmasına tepki olarak düzenlenen bu etkinliğe, ilgili belediye başkanları, çiftçiler, sivil toplum kuruluşları ve akademisyenler de katıldı. Etkinlik kapsamında gerçekleştirilen panelde yasanın şu sorunlara yol açmasından duyulan kaygılara yer verildi:

• Yerli tohum üreticilerimizin çokuluslu üreticiler karşısında rekabet şansının elinden alınmış olması

• Anadolu’nun zengin biyolojik çeşitliliğine vereceği zararlar

• Sıradan vatandaşların tabağındaki yiyeceğin tadının ve besleyici özelliklerinin değişime uğması, daha da önemlisi sağlığımızı tehdit etmesi

88 TÜR TOHUMUN ENVANTERİ ÇIKARTILDI

Şenliğin mimarı Seferihisar Belediye Başkanı Tunç Soyer. Soyer’e, böyle bir etkinliği hangi amaçla gerçekleştirdiklerini sorduk. Yanıt: Tohumculuk Yasası’nın mağdur ettiği yerli tohum üreticilerinin sesini duyurmak için... Altı ay boyunca dört ilçedeki köyleri ev ev dolaşarak, şenliğin amacını üreticilere anlattıklarını ve sakladıkları tohumları pazara getirmeleri için ikna etmeye çalıştıklarını belirten Soyer, bu ziyaretler sırasında kaybolmak üzere olan, yüz yıllık tohumlara bile rastladıklarına dikkat çekti:

“Tohumculuk yasası, yalnızca tohumların değil, bir kültürün ve bir geleneğin kaybolmasına zemin hazırlıyor. Yetkililer tohumları ıslah ediyoruz, hastalıkları yok ediyoruz diyerek yüzlerce tohumun kaybolmasına göz yumuyor. Bizler bu arada 88 tür tohumun envanterini çıkarttık. Daha kapsamlı ve uzun süreli kesin bir planımız yok ama gelecekte bu etkinliği tüm Ege bölgesine yaymayı istiyoruz.”

Bakanlığın bu etkinliğe destek olup olmadığı yönündeki sorumuza Soyer’in yanıtı şöyle: “Hangi destek! Şenliğin yapılmasını engellemeye bile kalkıştılar ama biz izin vermedik.”

TOHUMCULUK YASASI NEDİR?

TBMM’de 31 Ekim 2006 tarihinde kabul edilen 5553 sayılı Tohumculuk Yasası, 8 Kasım 2006’d yürürlüğe girdi. Ancak CHP grubu 2007 başında “Tohum alanından kamunun çekilmesi ve sektörün tümüyle çok uluslu şirketlere bağlanmasını sağlayacağı, yerli tohum çeşitliliğini yok edeceği“ gerekçesiyle Anayasa Mahkemesi’nde dava açtı. Yüksek Mahkeme Ocak 2011’de aldığı kararla kısmi iptal getirdi.

Yerli tohumların ıslah edilmesi ve tohum piyasalarına istikrar getirilmesi amacı ile çıkartılan yasayı, Tarım ve Köyişleri Bakanı Mehdi Eker şöyle savunuyor (Ocak 2011 Basın açıklaması):

“Son 4 yılda, bu kanunun uygulamaya girmesinden bu yana, Türk tohumculuk sektörü eskiye kıyasla çok önemli mesafe katetti. Hem üretim arttı, hem sektörün yapılanmasıyla ilgili önemli gelişmeler sağlandı. Türkiye’nin tohumluk üretiminde çok ciddi bir artış meydana geldi. Yeni tohum çeşitleri geliştirildi. Bu manada da Türkiye tohumculuk sektörünün dışa bağımlılığı azaldı. Tohumluk ihracatı artış gösterdi.”

Oysa Ziraat Mühendisleri Odası yasa henüz tasarı halindeyken, bu şekliyle yasalaşmasının ülke tarımına yarardan çok, zarar vereceğini savuruyordu. Özellikle biyoçeşitlilik için büyük tehlike oluşturduğunu ileri süren oda yöneticileri çekincelerini şöyle açıklıyorlardı:

“Bitkisel üretim materyali olan tohum, bir ülkenin tarım sektörü için stratejik öneme sahiptir. Bu bağlamda, tohum üretim ve dağıtımını çokuluslu şirketlerin tekeline bırakan ülkelerin, bağımsız bir tarım sektöründen söz edebilmeleri olanaksızdır. Üstelik Türkiye 3 bini endemik (sadece Türkiye’de bulunan) 13 bin bitki çeşidine sahiptir. Bu yasanın çıkmasıyla beraber, Anadolu coğrafyasının genetik zenginliği GDO’larla tehdit altına gireceği gibi, patentlenme yoluyla da şirketlerin eline geçecek. Tasarı, devletin, tohum üretiminden sertifikalandırılmasına ve ticaretine dek tüm alanlardan çekilmesini ve bu görevleri kurulacak olan Türkiye Tohumcular Birliği’ne devretmesini öngörüyor.”

BİYOKORSANLIK

Yasadan akademisyenler ve yerli tohum üreticileri de hoşnut değil. Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Tayfun Özkaya, yasayla ilgili en önemli kaygısını dergimize şöyle aktardı:

“Yerel tohumlarla sağlanan biyoçeşitliliğe, uluslararası tohum şirketleri ağır darbeler indiriyor. Örneğin daha önce domateste veya buğdayda nerede ise her köyün toprak ve iklim özelliklerine uyum göstermiş binlerce çeşidi, birkaç çeşide indirerek bunları da patent veya benzeri fikri mülkiyet halkları ile sahiplenmek istiyorlar. Binlerce kuşak çiftçinin geliştirdiği bu çeşitlere, birkaç genini değiştirerek el koyuyorlar. Buna biyokorsanlık diyoruz…. ABD’de birçok sebze çeşidi % 95′lere kadar varan oranlarda yeryüzünden silindi. FAO dünyada çeşit kaybının %75 olduğunu bildiriyor. Ülkemizde de yerel çeşitler daha çok dağ köylerinde kalmış. Küresel ısınma yerel tohumları her bakımdan üstün hale getiriyor. Çünkü bunlar değişen iklim koşullarına daha kolay uyum gösteriyorlar ve çoğu zaman daha az suyla hatta susuz yetiştirilebiliyorlar.”

Özkaya’ya göre, yasadaki diğer sakıncalar şöyle:

-Uluslararası şirketlerin geliştirdiği çeşitlerin daha verimli olduğu iddiası doğru değil. Bu verim artışı kimyasal gübrelerle sağlanıyor. Ayrıca şirket çeşitleri hastalık ve zararlılara dirençsiz olduğundan kimyasal ilaç kullanmak kaçınılmaz oluyor. Araştırmalar yerel tohumlarla üretilmiş ürünlerin vitamin ve mineral maddeler başta besleyici özellikler yönünden şirket tohumlarından çok üstün olduğunu ortaya koyuyor. ABD’de yapılan bir araştırma ile 1950-1999 yılları arasındaki 50 yıllık süre içinde 43 sebze ve meyvede 13 besin maddesinde besin değerlerindeki değişimler incelenmiş. Örneğin ıspanakta C vitamininde düşme oranı %52; soğanda ise %28’dir. (Davis, Donald R., ve ark. 2004, Changes in USDA Food Composition Data for 43 Garden Crops, 1950 to 1999, Jou. of the Am. College of Nutrition, Vol. 23, No. 6, 669–682.)

-Tohum ve hayvanlar bütün bir insanlığa aittir. Uluslararası şirketlerin (Novartis, Monsanto, Cargil, Dupont, ADN ve Bayer vb….) bunlara fikri mülkiyet hakları ile sahip çıkmaları doğru değil. Domates, biber, patlıcan, tütün gibi birçok bitki bize Amerika’dan geldi. Domatesin gelişinin üzerinden 100 yıl geçti. Patlıcan ve biberin ise 300 yıl önce geldiği tahmin ediliyor. Diğer yandan on bin yıl önce Anadolu’da geliştirilen buğday buradan bütün dünyaya yayıldı.

-Farklılıklar iyidir, çünkü hastalık ve iklimdeki değişikliklere bu tohum kolayca uyum gösterebilir. Şirketler yerel tohumları piyasadan silmek isterken, sadece kendi ıslah programlarında kullanmak üzere yaşamalarını istiyorlar. Onlara göre yerel tohumların yeri tarlalar değil gen merkezleridir.

-Yasa, Tarım Bakanlığının tohumla ilgili yetkilerinin çoğunun Türkiye Tohumcular Birliğine devrini öngörüyor. Oysa bu birlik yabancı veya yerli tohum şirketlerinin hegemonyası altında.

-Yasanın biyogüvenlik yasasından önce çıkmış olması sorunlu olmuştur. Biyogüvenlik yasasında kamuoyunun ağır tepkileri nedeniyle GDO’lu tohumların üretimde kullanılması yasaklandı. Tohumculuk yasasında ise GDO ile ilgili olumlu veya olumsuz bir ifade yok.

Prof.Dr.Özkaya’ya göre, yasanın getirdiği bu olumsuzlara karşı alınması gereken önlemler şöyle: “Yerel düzeyde tohum ağları, dernekleri kurulmalı. Yerel tohumlardan kimyasal ilaç ve gübre olmaksızın üretilen ürünler köylü pazarlarında veya tüketim kooperatiflerinde satılmalı. Bunlara belediyeler öncülük yapmalı. Elbette tohum kanunu da değişmeli.

YASA TÜRK TOHUMCULUĞUNU KORUYOR

Yasaya yöneltilen bu eleştirilerin abartıldığını düşünen akademisyenlerimiz de var. Bunların başında Sabancı Üniversitesi Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Selim Çetiner geliyor. Yasada genetiği değiştirilmiş organizmalarla (GDO) ilgili bir hüküm bulunmadığına dikkat çeken Çetiner, tohum ithalatının serbest bırakıldığı 1984’ten bu yana Türkiye’nin ciddi kayba uğradığını, tasarının getireceği patent zorunluluğunun Türk tohumculuğunu koruyacağını ve Türkiye’nin tohum ihracatçısı haline geleceğini vurguluyor.

Çetiner, Tohumculuk Yasası ile ilgili sorularımızı şöyle yanıtladı:

Yasa, tarımı çok uluslu özel şirketlerin yönetimine mi kaydırıyor? Çiftçiler artık kendi tohumlarının kullanamayacaklar mı?

Tartışmalara konu olan 5553 sayılı Tohum Yasası, 1963 tarihli Tohumlukların Tescil, Kontrol ve Sertifikasyonu Hakkında Kanun’un yerine çıkarıldı. Değişen günümüz koşullarına uygun bir Tohumculuk Yasası çıkarılması olumlu olarak düşünülebilir. Ancak, “işini bilen memur ile konuyu bilmeyen siyasiler” tarafından son halini bulan Kanun’un önemli eksik ve sakıncalı yönleri de var. Bunlardan birisi olan denetim yetkisinin devri, Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmiş olsa da, asıl sorunlu maddeler hala duruyor.

Bununla beraber, “Yasa tarımı çok uluslu özel şirketler yönetimine kaydırıyor” iddiası da doğru değil.

Çiftçilerin kendi tohumlarını kullanamayacakları iddiası da doğru değil. Çiftçiler kendi tohumlarını koruyaabilir, takas edebilir ancak bunları para karşılığı satamazlar. Tohumculuk ile uğraşan kişilerin evrensel kurallar çerçevesinde çalışıp denetlenmeleri son tahlilde çiftçilerin yararınadır.

Tohumculuk Yasası tohumların ıslahı ve tohum piyasalarına düzen getirme konularında ne gibi yenilikler getirecek?

Tohum, bir teknoloji paketidir. Çiftçiler için en verimli, hastalık ve zararlılara dayanıklı çeşitler, bitki ıslahçıları tarafından uzun yıllar süren çalışmalar sonunda geliştirilip, tohum üreticileri tarafından çoğaltılır ve çiftçilerin dolayısı ile tüketicilerin hizmetine sunulur.

Bununla beraber, Tohumculuk Kanunu ile getirilen yeni Birlik yapılanmasının Türkiye’de bitki ıslahının ve tohumculuğun geliştirilmesine hizmet etmesi pek de mümkün görünmüyor. Öte yandan, 5 yıllık geçiş süresi sırasında Bakanlığın ilgili birimleri gerekenleri yapmadığı için, bazı ciddi sıkıntıların ortaya çıkmasına neden oldu.

Yerli tohumların patentlenmesi mümkün mü?

Çeşit tescili için gerekli koşulları yerine getirmesi kaydıyla yerli çeşitler şimdiye kadar olduğu gibi de bundan sonra da tescil edilerek ticarete konu olabilecek. Burada yerli yabancı çeşit ayrımı yapılmıyor.

Köylüler tohumlara daha yüksek bir fiyat mı ödeyecek?

Yerli veya yabancı, yüksek verimli ve üstün vasıflı çeşitlere ait tohumlar düşük verimli köy çeşitlerinden pahalı. Ancak, 1985’den beri gördüğümüz üzere üreticiler yüksek ücret ödeyerek satın aldıkları tohumlardan karşılığını defalarca fazlası olarak geri alıyorlar. Teknoloji karşıtlarının sıkça dile getirdiği “1 kilo domates tohumu 1 kilo altından pahalı” saptaması, 1 kilo tohumla kaç bin domates üretildiğini söylemedikleri için insanları yanıltıyor.

Yerli tohumlar Türkiye’nin doğa koşullarına daha uygun değil mi? Dışarıdan ithal edilen tohumlar bu topraklarda verimli olabilecek mi?

Yerli tohumların Türkiye koşullarına daha uygun olduğu genellemesi sağlıklı bir yaklaşım değil. Türkiye’de tescil ettirilerek üretilmek istenen yabancı çeşitler, üretim izni verilmeden önce Tarım Bakanlığı tarafından belirlenen farklı koşullara sahip araştırma enstitüleri veya üniversite araştırma alanlarında yetiştirilerek tarımsal performansları gözlemlenir, ancak standart çeşitlerden daha avantajlı görülenlere üretim izni verilir. Verim artışları bunun en somut göstergesi. Zaten serbest piyasa koşullarında üreticiye belli bir üretim avantajı sağlamayan çeşitler, bizzat üreticiler tarafından tasfiye edilir.

Türkiye Tohumcular Birliği tarafsızlığını koruyabilecek mi?

Siyasi baskılardan uzak ve gerçek anlamda sektör temsilcilerinin faaliyet gösterdiği bir Birlik tarafsızlığını korumak durumunda olacak. Ne yazık ki şimdiye kadarki gelişmeler gerçek anlamda bağımsız ve tarafsız bir yapı oluşturulamadığı yönünde.

Tohumculuk Yasası’nda yöneltilen en önemli eleştiri ülkemizin biyoçeşitliliğine balta vurma olasılığı. Siz bu görüşe katılıyor musunuz?

Tarımsal biyoçeşitlilik sadece Türkiye için değil tüm insanlık için önemli. Ancak, teknoloji karşıtlarının biyoçeşitlilik söylemleri, tarımdan anlamayanları korkutmaya yönelik ancak pratik geçerliliği bulunmayan sloganlar. Bütün mesele, gerekli teknolojilere yatırım yapmak; bunun başında bitki ıslahı ve modern tohumculuk gelir. Burada vurgulanması gereken husus, son 50 yılda Türkiye’de biyoçeşitlilik için mutlak gerekli olan vadi içi habitatlar ile göl ve sulak alanların tarımsal araziye çevrilerek yok edilmiş olması. Yüksek verimli çeşitler ve ileri tarım teknolojileri, doğal yaşam alanları üzerindeki bu baskıyı azaltacaktır.

Bu yasa ile GDO’lar arasında her hangi bir ilişki bulunmuyor. Biyogüvenlik Yasası da genetiği değiştirilmiş bitki ve hayvanların yetiştirilmesini kesin şekilde yasaklamıştır.

Yerel tohumlarla üretilen sebze ve meyvelerin besin değeri daha mı yüksek?

Belki de son 50-60 yıldır yapılan ıslah çalışmalarının birinci önceliği bitki ve hayvanlarda verim artışı yönünde oldu. Ancak, bu yerel tohumlarla üretilen meyve sebzelerin besin değerinin daha yüksek olduğu genellemesini tam doğrulamaz.

Tohumculuk Yasası’ndaki aksaklıklar nasıl giderilebilir? Bakanlık yasada iyileştirmeler yapmaya sıcak bakıyor mu?

Tohumculuk Yasa’sının aksayan yönleri geçtiğimiz iki yıl içerisinde ortaya çıkan sorunlar çerçevesinde paydaşların bir araya gelmesiyle çözülmeli. Özellikle, Anayasa Mahkemesi’nin kısmi iptali de göz önünde bulundurularak, Bakanlık bu değişiklik önerilerini dikkate almalı. Ancak, işini bilen bürokratik oligarşinin bu konuda ne kadar istekli olacağı en önemli sorun.

Lüferin Boyu 23 Santime Çıkacak.




-‘LÜFERİN BOYU 23 SANTİME ÇIKACAK’-

101. Bab-ı Ali Toplantıları’da  Tarım ve Köyişleri Bakanı Mehdi Eker;
Son dönemde tartışılan ve “seninki kaç santim” kampanyalarına konu olan balık avlanmada boyut tartışmaları ile ilgili de çarpıcı açıklamalarda bulunan Eker, özellikle lüfer konusunda detaylı bir çalışma yaptıklarını ve Mayıs ayında yürürlüğe sokacakları bu düzenleme ile lüfer avlanma boyunun 23 santim olacağının altını çizdi.


http://www.haber365.com/Haber/23_Santimden_Asagi_Lufer_Kalmasin/?utm_source=twitterfeed&utm_medium=twitter

ZEYTİNDOSTU DERNEĞİ MARKET RAFLARINI TEMİZLEDİ, HAKSIZ REKABETİN ÖNÜNE GEÇTİ



Gıda alanında merdiven altı üründen ve haksız rekabetten şikayet eden birçok sektöre zeytincilerden örnek davranış. Zeytindostu Derneği ve TİM’in öncülüğünde 17 sivil toplum örgütünün ‘El ele zeytinyağında yüzde 100 güvence’ projesinde haksız rekabet sağlayan firmaların ürünleri zincir marketlerdeki raflardan indirildi.

Zeytindostu Derneği Başkanı Metin Ölken, “Gıda alanında örnek bir otokontrolle kendi bahçemizi temizledik” diyerek, firmaların kendilerine çeki düzen vermeye başladığını söyledi.

TİM Başkanvekili ve aynı zamanda Ege Zeytin ve Zeytinyağı İhracatçıları Birliği Başkanı Ali Nedim Güreli de birkaç arkadaşla yola çıktıklarını ve örnek bir davranışla haksız rekabeti yüzde 10 seviyelerine indirdiklerini vurguladı.

Yazının Devamı: http://www.zeytindostu.org/habergoster.asp?haber_id=159

Yalancı Şeker-Fruktoz Kanser Yapıyor.(NTVMSNBS)


'Yalancı şeker'in kanser raporu bakanın önünde


Son dönemdeki salgınları tetiklediği öne sürülen ama asıl kanserin davetçisi olduğu bilinen 'yalancı şeker'e bakanlık el koydu.


İSTANBUL - Avrupa ve ABD’nin damlalıkla kullandığı Türkiye’nin ise tonlarca tükettiği ‘yalancı şeker’ fruktoz olayına devlet kayıtsız kalmadı.

Sağlık Bakanlığı Kanser Dairesi konuyla ilgili bir rapor hazırladı.

Ay sonunda Bakan Recep Akdağ ile Tarım Bakanı Eker, ortak bir basın toplantısı yaparak açıklayacak.

Şeker pancarından şeker üretimi, iki yüzyıl önce ‘Sanayi devrimi’ ile başladı. Daha önce şeker kamışından elde edilen ve sadece zenginlerin sofrasına konuk olan şeker, böylece gelir düzeyi çok yüksek olmayanların da kolayca satın alabileceği bir ürün haline geldi. Doğal olandan uzaklaşan gıda piyasası 1970’lerde fruktoz içerikli mısır şurubunu şeker niyetine üretmeye başladı.

1980’lerde yıllık 3 milyon ton olan üretim, günümüzde 20-30 milyon tonun üzerine çıktı. Bir anlamda fruktoz icad oldu, mertlik bozuldu. Mısır nişastası parçalanarak glukoza, ardından glukoz fruktoza dönüştürülüyor. Bazı ürün paketlerinde mısır şurubu yerine “nişasta bazlı sıvı şeker” veya “NBŞ” yazıyor.

Mısır şurubu, şeker pancarından elde edilen şekerden daha tatlı, üstelik daha ucuz ve taşınması daha kolay. Bu da üreticiler için daha düşük maliyet ve daha yüksek kar anlamına geliyor. Ülkemizde 2001’de çıkartılan şeker yasası ile mısır şurubu üretim kotası yüzde 10 olarak belirlendi, fakat sonra yüzde 15’e yükseltildi. Halbuki bu kota ABD’de yüzde 2, Almanya’da binde 8.9, Fransa’da ise binde 4.9!

Bisküvi, baklava, çikolata hatta gazlı içeceklerdeku kullanımına sık sık rastlanan ‘nişasta bazlı şekerlerin’ (früktoz) kansere yol açtığı iddiaları bilim insanlarının belki de gıda terörü başlığı altında yapıkları incelemelerin en üst sırasında yer alıyor. Vatan Gazetesi son yıllarda Türkiye'de de yoğun olarak kullanılan ve tartışmalara neden olan mısırdan elde edilen nişasta bazlı şekeri (früktoz) uzmanlara sordu.

'KANSEROJEN'

* Prof. Dr. Ahmet Aydın - Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Çocuk Bölümü Metabolizma ve Beslenme Bilim Dalı Başkanı: “Mısırdan üretilen nişasta bazlı şeker kansere yol açar. Sadece fruktoz değil bütün şekerler kansere yol açar, ama içlerindeki en kötüsü nişasta bazlı şekerdir. Şeker en önemli kanserojen maddedir. En hızlı kan şekerini yükselten mısır şurubundan yapılmış fruktozdur. Kanser hücresi sadece şekerle geçinir, yağlarla, proteinlerle beslenmez. Früktoz tüm şekerler arasında en hızlı yağa dönüşme özelliğine sahiptir. Mısır şurubu şişmanlık, hipertansiyon, şeker hastalığı, gut, karaciğer sirozu ve depresyon gibi hastalıkların ana nedeni.”

'KARACİĞERİ BOZAR'

* Prof. Dr. Metin Özata - Endokrinoloji ve metobolizma uzmanı: Amerika’da yapılan araştırmalarda günde 50 gramdan fazla fruktoz yiyen kişilerde şişmanlık ve diyabet riski artmakta olduğunu gösteriyor. Sofra şekerinde bulunan fruktoz şişmanlık olmadan bile şeker hastalığına neden olmaktadır. Fruktoz trigliserid denen kan yağının karaciğerden üretimini artırır. Kan trigliserid seviyesini, kan ürik asit düzeyini, kandaki zararlı AGE ürünlerini, kan şekerini düşürse de uzun zamanda insülin direncini artırır, tansiyonu yükseltir.”

'AYRAN İÇİN'

* Prof. Dr. Nurdan Taçyıldız - Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Hematolojisi ve Onkolojisi: “Yüksek fruktozlu gıdaların en büyük etkisi metobolik sendrom yapmaları ve aşırı kiloya yol açmalarıdır. Bunlar lezzetli gıdalar, vücudun insülin dengesini bozuyorlar. Hızla, yeniden acıkmayı oluşturuyorlar. Hazır gıdalarda kullanılıyor. Kekler, çikolatalar, boyalı gıdalar, kolalı gıdalardan en iyisi tüketmekten uzak durmak gerekir. Devlet kontrol etmeli, kotaları azaltmalı.Okul kantinlerine de denetim getirilmelidir. Kola yerine ayran, süt olmalı. Kek, çikolata, gofret yerine meyveler satılmalı.

KANSER RAPORU BAKANDA

* Prof. Dr. Murat Tuncer - Kanser Dairesi Başkanı: “Basında çıkan haberler üzerine kanser kurulunu topladık ve rapor hazırladık, görüşümüzü bildirdik. Bu raporu da Sağlık Bakanlığı’na sunduk. Daha fazla açıklama yapamam. Önümüzdeki günlerde Sağlık Bakanı hazırladığımız raporu Tarım Bakanı ile birlikte kamuya açıklayacak.”

KANSER HÜCRELERİNİ ÇOĞALTIYOR

* Dr. Yavuz Dizdar - İstanbul Üniversitesi Onkoloji Enstitüsü öğretim üyesi: “Son yıllarda gerçekleştirilen ve sonuçları yayınlanan toplum bazlı çalışmalar ve temel bilim araştırmaları fruktozdan zengin nişasta bazlı şekerin insan metabolizmasıyla uyumlu olmadığını ortaya koymuştur. Yapılan temel bilim çalışmaları fruktozun kanser hücrelerinin çoğalmasını hızlandırdığını göstermiştir. Sakın ‘ben mısır şurubu tüketmiyorum’ demeyin. İçtiğiniz kolada, meyve suyunda, gazozda, yediğiniz çikolatada, tatlıda, kekte, pastada, dondurmada kısacası yüzlerce üründe mısırdan elde edilen şeker kullanılıyor. Başta çocuklarımız tüm halkımız kanser riski altında.”

Ekmeğiyle, Tohumuyla, Başlangıcından Bugüne Başka Bir Gıda Mümkün


Ekmeğiyle, Tohumuyla, Başlangıcından Bugüne 
BAŞKA BİR GIDA MÜMKÜN


26 ŞUBAT 2011 CUMARTESİ

SAAT 14.00 – 18.00
14.00 – 15.00 SUNUM
BAŞLANGICINDAN BUGUNE BAŞKA BİR GIDA MÜMKÜN GİRİŞİMİ
15.00 – 15.30 DEĞİRMENLER BARAJLARA KARŞI GÜRLEYİK MÜCADELESİ

15.30 – 16.00 ARA

16.00 – 18.00 FORUM – SÜRECİN BİR PARÇASI OLMAK İÇİN

YER: MAKİNE MÜHENDİSLERİ ODASI İSTANBUL ŞUBESİ

KATİP MUSTAFA ÇELEBİ MAH. İPEK SK. NO:9/2

BEYOĞLU - İSTANBUL

İLETİŞİM: 0534 587 27 85

SABIRLA, BİLİNÇLE, DOSTLUKLA…