Kyoto bizi kurtaramaz, ama karbon vergisi kurtarır


 Yeşil Gazete: Durukan Dudu 04/12/2012
The Guardian’da geçtiğimiz ay Dieter Helm imzasıyla çıkan yazıyı, Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Buket Ulukut’un çevirisiyle sunuyoruz
***
Birleşmiş Milletler’in iklim tartışmalarının başarısızlığı göz önüne alındığında karbon tüketim vergisi emisyonları azaltmak için en etkili yöntem olabilir.
Yirmi yıldan fazla bir süredir devam eden uluslararası çabalara rağmen -ki buna Kyoto Protokolü için harcanan muazzam zaman, enerji ve  belirgin ekonomik maliyetler de dahil- karbon emisyonlarının 1990 yılına kıyasla giderek artıyor olması oldukça güçlü ve ürkütücü bir hakikat. 1990’larda yılda 1.5 ppm (milyonda parçacık – editör) artış gösteren karbon emisyonu artık 2 ppm artış gösteriyor. Kritik olarak belirlenen 400 ppm küresel eşik yakında aşılmış olacak ve bu gidişatın kısa sürede durdurulacağına inanmak için herhangi bir sebep de yok.
Bu durum iki aşikar soruyu gündeme getiriyor. Bunca emek nasıl olur da bu kadar az sonuç doğurur? Ve bunca politik kapital ve ekonomik maliyet bu kadar kısıtlı sonuç için nasıl harcanır? İkini soru birinci soruyu takip ediyor:  Var olan yaklaşımların acınası şekilde başarısız oldukları göz önüne alındığında, iklim değişikliği sorununu çözmek için ne gibi yeni yönelimler geliştirmeliyiz?
Bu sorunun cevabı için emisyon sebeplerinden başlamak gerekir. Cevap çok net: 1990 yılından bu yana kömürün, giderek artan enerji talebini özellikle de elektrik üretimi için gereken enerjiyi karşılamada bir numaralı şampiyon olması. Kömür dünyanın birincil enerji talebinin %25’ini karşılarken bugün %30’unu karşılıyor. Bu oran artışı oldukça keskin bir büyümenin altında yatan talebi işaret ediyor. Bu fazladan kömürün çoğu, kömürün elektrik üretimindeki rolünü azaltmak için verilen mücadeleye rağmen, Çin’de tüketiliyor ve önümüzdeki yıllarda daha da fazla tüketilecek. Çin ve Hindistan her hafta var olan kömür ocaklarına üç yenisini daha ekliyor. Bugünden 2020’e kadar yaklaşık 400 ila 600 gigawat enerjiye denk yeni kömür tüketimi dünyanın enerji sistemine dahil olacak.
Çin’ i suçlamaya devam etmeden önce bu artışın nereden kaynaklandığı üzerine düşünmek gerekiyor. Çin’ in görünen ekonomik büyümesi ihracata, enerjiye dayalı ürünlere, çelik ve petrokimyasal maddelerle üretilen ürünlere dayanıyor. Bu ürünlerin çoğu Amerika ve Avrupa piyasası tarafından satın alınmakta ki bu da neredeyse dünyanın gayri safi hasılasının yüzde 50’sine denk geliyor.
Karbon ayak izlerini ve bunun sorumluluğunu belirleyen belli coğrafik bölgelerdeki karbon üretiminden ziyade karbon tüketimidir. Buna rağmen Kyoto çerçevesi bu tüketim meselesini hesaba katmıyor. Tüketimden ziyade üretime odaklanıyor özellikle de Avrupa’ daki üretimi-yani endüstrileşmenin yerini hizmet sektörünün aldığı ve eski Sovyetler Birliği’ nin çökmesiyle de beraber Kyoto hedefleriyle kolaylıkla örtüşebilecek bir coğrafyayı-hedef alıyor. Örneğin İngiltere’nin karbon üretimi 1990 ile 2005 yılları arasında %15 düştü. Fakat ithal edilen karbon göz önüne alındığında karbon tüketimi %19′dan fazla artış gösterdi. Bu rakamlar Avrupa’ daki karbon üretiminin Kyoto hedefleri çerçevesinde düşerken uluslararası düzeyde karbon emisyonunun artmaya nasıl devam ettiğini iyi açıklıyor.

West Burton petrol istasyonundaki protestocular. Dieter Helm iklim değişikliği ile baş etme çabalarında petrolün geçici bir tespit olduğunu söylüyor. Fotoğraf: nodashforgas
Üzücüdür ki bu Kyoto yaklaşımının tek kusurlu yanı değil. Bu yaklaşım bazı devletlerin emisyonu azaltırken diğerlerinin hiç bir girişimde bulunmaması gibi dengesizliklerle de dolu. Özellikle de emisyon oranının gerçekten çok fazla olduğu ülkeleri hedef olarak göstermiyor bile. Hiç şaşırtıcı değildir ki Amerika bu işin dışında kaldı. Aslında Kyoto Çerçevesinin 2011 Aralık ayındaki Durban İklim Konferansı’nda kendini ortaya koyabilmesi bile bir mucizeydi. Sonuç ise herkesin istediğini yapması oldu: Üzerinde anlaşmaya varılabilen tek nokta tarafların 2015 yılında 2020’ den sonra neler olabileceğine dair uzlaşabilmeyidenemek için masaya oturacak olmalarıydı. O gün geldiğinde tüm yeni kömür istasyonları çoktan inşa edilmiş, atmosfere karbondioksit salımı gerçekleşmiş ve 400ppm sınırı da çoktan aşılmış olacak. Doha, Katar’da gerçekleşecek olan zirve bu tabloda kayda değer bir değişiklik yapmayacak.
Her ne kadar konuşmak ve müzakere etmek iyi bir fikir olsa da Kyoto iklim değişikliğinin önüne geçemeyecek. Bu yüzden ilk sorumuzun yanıtı—salımlarda neden hiç bir azalma olmadı?- bizi ikinci soruya yönlendiriyor: Böyle bir azalma için ne yapmalıyız?
Cevaplanması gereken üç bölüm var. İlk ikisi birbiri ile alakalı. İnsanlar kendi yarattıkları hava kirliliğinin bedelini ödemedikleri sürece bu konuda pek fazla bir şey yapmayacaklar. Bu kirliliği ölçmenin en iyi yolu da karbon tüketimini ölçmektir, karbon üretimini değil! Bu yüzden karbon tüketiminin bir bedeli (vergi karşılığı) olmalı. Ülke sınırlarına dayalı ayarlamalarla belirlenen bir karbon vergisi. Böylece bu uygulama karbona dayalı ürünleri herhangi bir karbon bedeli olmadan ithal eden ülkelerin tükettikleri karbonun kendi yerel üretimleriymiş gibi değerlendirilmesini garanti altına almayı sağlamış olacak.
Hemen politik protestoların uğultusu duyulacaktır. Politikacılar karbon vergilerinden hoşlanmazlar çünkü biz seçmenlere, kirlettiğimiz hava için vergi ödetmeye cüret ederlerse onları kapı dışarı edeceğimizden korkarlar. Karbon sınır vergisinin dünya ticaretine müdahale ederek himayeci bir ticaret politikası yaratacağı öne sürülüyor. Buna rağmen bir anlık düşünce bize oldukça açık bir şeyi gösteriyor: Eğer sebep olduğumuz kirlenmenin bedelini ödemek istemiyorsak gerçekten de iklim değişikliği sorununu çözmekle ilgilenmiyoruz demektir. Çünkü karbon bedelinin emret-ve-kontrol et gibi alternatiflerden ve devlet müdahale tedbirlerinden çok daha ucuz olduğu aşikar. Büyük ölçekli endüstri tesislerine belirli bir kaç kontrol noktası koymak, teknolojiler arasında “kazananı” seçmek, hedefler saptamak ve yatırım kararlarını etkilemek için sübvansiyonları hedef göstermek, müdahalelerden kar elde etmeyi amaçlayan lobiciler ile karşı karşıya gelmek anlamına gelecek.
Eğer iklim değişikliği ile mücadele edilecekse karbon fiyatlarıyla ilgili eleştirilere göğüs germekten başka bir alternatif yok. Politikacıların herhangi bir meydan okumaya kalkışıp kalkışmayacağını zaman gösterecek. Yine de yeni gelir kaynaklarına duyulan ihtiyaç ve bunun beraberinde farklı ülkelerde ortaya çıkan bir çeşit karbon fiyatlandırmaları göz önüne alındığında ihtiyatlı olsa da bir iyimserlik söz konusu.
Karbonun fiyatlandırılmaması ihracata prim demektir yani ticaretin çarpıtılmasıdır. Bir derecede karbon fiyat sahasına sahip olmamız ticaretin önünde yer alır ve verimliliği arttırır. Elbette bu durum biraz karmaşık olabilir ama çoğunluğun içinde azınlık olarak kalıyor. Enerjiye dayalı endüstrilerin karbon ticaretinin çoğunu gerçekleştireceği düşünüldüğünde pratikte sonuç açısından büyük bir değişiklik yapmak için ödenecek bedel pek de fazla olmayacak. Kesin olarak yanlış olanı yapmaktansa yaklaşık olarak doğru olanı yapmak daha iyi.
Karbon tüketim vergisi iki unsuru kapsayacaktır—yerel bir karbon vergisi ve karbon ithalatının vergilendirilmesi. Yerel boyutu uygulayabilmenin çeşitli yolları var; karbon üretiminin gerçekleştiği noktalarda akıma karşı ve yatırımcı ya da tüketiciler boyutunda ise genel akımın aşağısına doğru bir vergilendirme uygulanabilir. Bunun haricinde sınırlarda çelik, alüminyum, petrokimyasallar, suni gübreler için vergilendirme başlatılıp bu liste daha da genişletilebilir. Bunlara ek olarak işin cazip yanı tüm bu uygulamalar tabandan tavana gerçekleşebilir; Ülkeler bu uygulamaları uluslararası bir anlaşmayı beklemeden kendileri başlatabilirler. Diğer bir deyişle bu uygulamalar konusunda başı çekecek olan ülkeler otlakçılık probleminin de üstesinden gelebilirler. Kendi endüstrilerini dezavantajlı konuma sokmadan hareket edebilirler.
Karbon fiyatı piyasadaki talebi ve arzı işaret eder. Aynı zamanda da yatırımcılara uzun vadeli bir işaret verir. Aslında karbon fiyatı birincil olarak tamamen kömürün ve gazın göreceli ekonomik değerini etkiler. Orantılı olarak kömürü daha pahalı hale getirir. Avrupa’ da AB’ nin Emisyon Ticaret Projesi’ nin ortaya çıkarttığı ümitsizce düşük, değişken ve kısa vadeli karbon fiyatının kayda değer bir etkisi olmamıştı. Hatta asıl savrulmanın nükleer ve gazdan kömüre geçilmesi yönünde olmasına sebep oldu. Almanya başı çekiyor—var olan kömür enerji istasyonlarında çok daha fazla kömür yakıp yeni linyit kömür istasyonları açıyorlar.
İvedi öncelik bu kömür sorunuyla ilgili. Kömür gerçekten çok pis bir madde. Bir çok madencinin ölümüne sebep oluyor—Çin’ de bir yılda binlerce madenci ölüyor. Kömür madenlerinden metan gazı sızıyor ve yer altı sularını ağır metallerle kirletiyor. Ayrıca kömürü çıkartıp enerji istasyonlarına nakil etmek de oldukça pahalı. Tüm bunların sonucunda da sadece karbon yaymıyor aynı zamanda çevreyi kirleten başka maddeler de yayıyor. Kömürle çalışan enerji santralleri soğutma için çok fazla su kullanıyor ve ortaya çıkan külü imha etmek de ayrı bir sorun.
Gaz bize geçici bir önlem sunuyor. Kömürün yarısı değerinde bir karbon ayak izine sahip ve çevre kirliliğine sebep olan diğer maddelerden bir çoğunu da barındırmıyor. Amerika’ da neredeyse hiç denilebilecek kadar az bir enerjiyle ya da iklim politikasıyla, killi yapraktaşı gazı, kömüre karşı ciddi bir tehdit oluşturuyor. Sonuç olarak Kyoto anlaşmasının haricinde, gelişmiş ekonomilerde emisyon oranının ciddi şekilde düşmesine sebep oluyor. Bunun aksine Avrupa’ da hükümetler (başta Fransa olmak üzere) killi yapraktaşı gazını metan sızıntısı ve yeraltı su tabakasını kirletme olasılığı olan yerlerde yasaklıyor. Bunlar düzenlenmesi gereken ciddi problemler fakat bir anlık bir muhakeme ile eğer killi yapraktaşı gazı yasaklanacaksa o zaman tüm kömür madenleri de yasa dışı olmalı diye düşünüyor insan. Buna rağmen Avrupa’ da gaza karşı konulan engeller daha da fazla kömür yakılması anlamına geliyor.

Yeşil İklim Fonu şu anda boş
Gaz sadece geçici bir çözüm ve eğer karbonun ele geçirilip depolanması konusunda ciddi bir başarı sağlanmazsa gaz kullanımının da karbondan arıtılmış bir dünyada giderek azaltılması gerekecek. Bu da bizi yenilenebilir enerji sistemlerine getiriyor. Ne yazık ki hali hazırda var olan yenilenebilir enerjilerden hiç biri dünyayı karbondan arındırmaya giden yolda köprü olabilecek nitelikte değil. Rüzgar, klasik çatı panelleri, çeşitli biyoyakıt ve biyokütleler hem arazi alanlarına hem de su kaynaklarına ihtiyaç duyuyor ki bunları da temin etmek imkansız. Klasik bir güç istasyonunun enerji üretimini dağıtabilmek için inanılmaz miktarda aralıklarla çalışan ve her biri en azından bir kaç megavat olan rüzgar tribünlerine ihtiyaç var. Bu da arabalara petrol sağlayabilmek için bir sürü çatı ve şu an için Amerika ve Avrupa’ nın toplamında kullanılandan çok daha fazla tarım arazisine ihtiyaç olduğu anlamına geliyor.
Buna rağmen tüm emeğin –ve paranın—gittiği yer şu anda var olan bu yenilenebilir enerjiler. Özellikle Avrupa 2020’ ye kadar kısa vadeli yenilenebilir enerji ve bioyakıt hedeflerini tutturmak konusunda kararlı. Bu amaçta milyonları açık deniz rüzgarlarına ve çatı üstü panellere yatırıyor. Bu Avrupa’ nın sadece killi yapraktaşı gazı ile beslenen Amerika’ ya karşı rekabet gücünü kaybetmesine sebep olmuyor aynı zamanda paranın geleceğin yenilenebilir enerji kaynakları için ve iklim değişikliğinin üstesinden gelecek tüm yeni teknolojiler için kullanılamayacağını da  gösteriyor. Bu teknolojilere gelecek-nesil solarlar da dahil. Şu an var olan solar panellerin kronik verimsizliğinin geliştirilmesi ve özellikle de güneş tayfının kızılötesi kısmının geliştirilmesi ve kullanılacak bir kaç yeni malzeme ile güneş enerjisinin iyileştirilmesi söz konusu. Bir de güneş termal enerjisi var; yapay fotosentez; geothermal, hala bebeklik evrelerindeler; gelecek nesil nükleer; akıllı şebeke ve göstergeler gibi bir kaç dönüştürücü yan teknoloji. Bunlar talebi, var olan pil ömrünü ve depolama kapasitesini etkiliyorlar. Bu akıllı dönüştürücü yan teknolojiler aynı zamanda uzun süredir elektrik endüstrisini zora sokan depolama sorununun da üstesinden gelebilirler.
Var olan yenilenebilir kaynaklar aradaki boşluğu kapatamıyor. Bu yüzden ya yeni iklim değişikliği ya da yeni teknolojiler söz konusu. Buna rağmen eğer bu sırada karbon tüketimine dayalı bir karbon vergisi devreye girerse o zaman kömür artışından kurtulup gaza geçebiliriz ve böylece 2050’ ye kadar aşılması beklenen 500 ppm sınırını da belki aşmayız. Ama Kyoto’ nun problemi çözeceğini umut ederek şu an olduğu gibi devam edersek, hayal kırıklığından da ötesini yaşarız: Neredeyse hiç bir getirisi olmadığı halde bir sürü de götürüsü olacaktır.
• Dieter Helm Oxford Üniversitesi’ nde enerji politikaları profesörü. Oxford, New College Ekonomi bölümünde  akademi üyesi ve “The Carbon Crunch: How We are Getting Climate Change Wrong and How to Fix it.” isimli kitabın yazarı.
(TheGuardian, Yeşil Gazete)
Yeşil Gazete için çeviren: Buket Ulukut
Editör: Durukan Dudu
 
Kaynak:: http://www.yesilgazete.org/?p=68271

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme

Teşekkür Ederim.