Arılarla Dans-Zafer Kurdakul


Nektar toplamaya çıkan bal arıları saatte ortalama 25 kilometre hız yapar, kanatlarını saniyede 230 defa çırpar, ortalama 3 kilometrelik bir yarıçapta uçar ve bazı durumlarda yuvadan 12 kilometre uzağa kadar gidebilirler.

Gelişmiş ülke standartlarında arılar, günde 20-22 kilograma kadar nektar toplayarak bundan yılda 100-120 kilograma kadar bal üretebilirler. Türkiye’de ise verim çok az. Koloni başına 15 kilogram bal alınıyor.

Bal yapımı ayrı bir beceri. Arılar bal üretimi sırasında kanatlarını çok hızlı çırparlar ve fazla suyun buhar olup uçmasını ve nektarın %80 oranında şekerleşerek bal haline gelmesini sağlarlar. Bir kilo bal için 150 kilometre uçmaları ve dört milyon çiçeği ziyaret etmeleri gerekir. İşçi arıların yaz mevsiminde ortalama 6 hafta yaşam süreleri olduğu düşünülürse, bir çay kaşığı bal ancak bir düzine işçi arının yaşam süresinde üretilebiliyor.

Bizim yürüyüş yaptığımız, arıların çalışma alanı olan Macahel cenneti.

Arı denince, genelde akla sadece bal geliyor. Oysa tüm dünyada arılar tarımsal üretimin sigortası olarak kabul ediliyor. Arılar çiçeklerin döllenmesini sağladıkları için bitkisel üretimin vazgeçilmez girdisi niteliğinde. Gelişmiş ülkelerde bal arılarının dölleme yolu ile tarım ekonomisine yaptığı katkılar, ürettikleri bal değerinin en az yüz katı olarak kabul edilmekte. Konunun dünyamız için önemine değinen ve Albert Einstein’a atfedilen söylemi şöyle: “Eğer bir gün arılar dünya yüzeyinden yok olurlarsa, insanoğlu en fazla dört yıl daha yaşar”.
Uzmanların açık açık belirttiği gibi, Türkiye’de arıcılık çökmenin eşiğinde. Yurdumuzun önemli arıcılık uzmanı Ahmet İnci’nin bu konularda söyleyecek çok şeyleri var. Bizzat kendisinden dinledim. İlgisizlik, bilgisizlik, melezleşme, gezgin arıcılık, şekerden bal üretenler ve benzer pek çok neden bu kötü gidişi hazırlamış. Buna dur diyen ve gidişi ters çevirmeye çalışan az sayıda girişimden bir tanesi ve en önemlisi de TEMA ve ANG vakıflarının Artvin Camili/Macahel’deki çalışmaları. Kafkas arısının islahı ve yaygınlaştırılmasını temel alan proje 90’lı yılların sonunda başlatılmış ve büyük başarıya ulaşmış. Sadece yöre halkı değil, tüm yurt bu girişimden yararlanıyor.
Kafkas arısı, dünyanın en verimli ilk üç arı türü arasında sayılıyor. Sessiz, uysal ve çalışkan. Çok erken saatlerde işe çıktıkları için çiçeklerdeki nektarı katılaşmadan topluyorlar ve uzun süre çalıştıkları için de günlük verimleri fazla. Ağır ve uzun kış şartlarına dayanıklılar. Yağmurlu ve sisli günlerde bile işbaşı yapıyorlar.
2011 Temmuz sonunda Macahel’e bir doğa gezisi yapma fikri ortaya çıktığında, arılar hakkında daha fazla bilgi edinmek istedim. Ama benim merakım farklı yönlerdeydi. Arıların akıl yetilerini öğrenmek istedim. Araştırdım, sordum, soruşturdum.
Gezi, gördüğümüz yerler, tanıştığımız yöre halkı, uzun yürüyüşler, yediklerimiz, yöresel müzik ve fıkralar müthişti. Buna vesile olan sevgili Turgut Gökyiğit’e tekrar teşekkürler.
***
Arılar insanoğluna benzer biçimde, kuşaklar boyu koloniler halinde yaşıyorlar ve bizim yaptığımız temel işleri aynen yapıyorlar: barınak kuruyorlar, çocuklarını yetiştiriyorlar, yemek yiyorlar, çalışıyorlar ve uyuyorlar. Bunlara ek olarak karmaşıklığı ve verimliliği insanlarınkinden hiç de az olmayan organizasyon yapılarına sahipler.
Kısa bir süre önce Myanmar’da amber içine gömülü kalmış en eski arı bulundu. Tam 100 milyon yıllık. Bilim adamları ilk arıların 300 milyon yıl önce Afrika’dan dünyaya dağıldıklarına inanıyor. Yani insanın atasından (homo sapiens) daha önce davranmışlar.
Arıların hak ettikleri özel ilginin nedenleri arasında öne çıkan iki tanesi şunlar: arılar düşünüyor ve iletişim kuruyorlar. “The Animal Mind” adlı kitabında evrimsel biyolog ve yazar James L. Gould, daha da ileriye giderek bal arılarının ‘bilinçli’ olduğunu yazıyor. İnsanlarda bilinçli karar verme örneği olarak, arkadaşlarımıza kalite, mesafe ve maliyet faktörlerine dayalı olarak bir restoran önermeyi alıyor. Arıların hikayesi ise hiç farklı değil. Bir arı, iyi ve bol besin kaynağı bulduğunda, onca yoldan kovana geri dönüyor. Diğer arıların önünde elips ve 8 sayısı çizerek uçuyor ve besinin uzaklığını ve yönünü bildiriyor. Bunun adı: ‘arı dansı’.
Arılar, omurgası olmayan hayvanlar içinde bir sembolik dile sahip tek örnektir. Bilim adamları bu özellikten dolayı arılara ‘fahri memeli’ ünvanını yakıştırıyor. Arılar, yukarıda bahsettiğimiz arı dansı da dahil olmak üzere en az 17 değişik iletişim sinyali kullanmakta. Kovan içi ve dışı koşulları, gereksinimleri, faaliyet emirlerini birbirlerine iletmek için oldukça karmaşık bir iletişim sistemi kullanmaktalar. Bu sistemin temelinde, kovan içindeki petek yapılarına saniyede 230 ila 270 bant aralığında kanat çırparak aktardıkları titreşim sinyalleri var. Yani bu yapıyı bir çeşit intranet olarak kullanıyorlar.
Arılar hergün kovanları ile çalışma alanları arasında kilometrelerce mesafeleri uçarken yerel işaretleri, yapı, köprü gibi geometrik şekilleri ve tabiatın özelliklerini rehber olarak kullanıyorlar. Bu uçuşlar sırasında etraflarını renkli olarak görüyor, şekilleri tanıyor ve özellikle çok geniş bir koku yelpazesine duyarlı oluyorlar. Bir gün içinde 10 bine yakın çiçeği ziyaret edip, en iyileri ile ilgili yer ve nitelik bilgilerini arkadaşlarına aktarıyor. Tüm bu bilgileri belleklerine yerleştirip, gerektiğinde yüksek kalite ve verimlilikte besin kaynaklarına ilişkin bilgilere tekrar erişip kullanıyorlar. Sizi bilmem ama benim ayırt edebildiğim koku sayısı 5 bilemedin 10 dur. Bugün beğendiğim bir rengi ertesi gün tekrar bulmak için zorlanırım.
Nöronlar canlılarda bilgiyi işleyen ve ileten hücreler olarak biliniyor. Doğal olarak en gelişmiş canlı olan insanın da en fazla nörona sahip olması bekleniyor. İnsanoğlunun beyninde 100 milyar civarında nöron olduğu hesaplanıyor. Tüm zihinsel yeteneklerin, becerilerin, düşünme ve uygulama özelliklerinin var olmasının arkasında böyle bir ağ var.
Peki arıların bilgi, beceri ve düşünme yetileri kaç nöronluk bir ağ ile besleniyor dersiniz – sadece 950 bin. Bir çim tohumu kadar küçük yere sıkışmış ama tüm anlatılanları yapan, yaptıran, denetleyen merkez işte bu.
Arı aklı deyince konunun bir başka ve önemli boyutu daha var. ‘Kovan Aklı’ ya da ‘Koloni Aklı’. İngilizce karşılığı ile ‘Hive Mind’. Bu bir ortak akıl. Kolektif bilinç veya grup aklı. Koloninin üyelerinin akıl ortaklığından oluşmuş daha farklı ve kapsamlı bilinç. Yeni üyelere, yeni kuşaklara taşınacak, aktarılacak akıl.
İnsan toplulukları sosyalleşmenin ve özellikle internet ve sosyal medyanın yaygınlaşması ile birlikte bir çeşit ortak aklın, kovan aklının içinde buldular kendilerini.
İnsanların arılardan öğreneceği çok şey var. Bu yargıyı tüm hayvan alemi ve tabiat için genişletmek daha da doğru olur. Ama arıların özel bir yeri olduğu da gerçek.
http://www.zaferkurdakul.org/
http://www.zaferkurdakul.org/http://www.zaferkurdakul.org/

Plastikteki Kanser Tehlikesi

Op. Dr. Mehmet Ali Serkan  ÖZKUL

http://www.doktorsitesi.com/yazi/plastikteki-kanser-tehlikesi/5282
Hangi plastikler zararlı? Plastikler türlerine göre sınıflandırılıyor. Bu türler 1’den 7’ye kadar numaralandırılıyor. Özellikle 3, 6 ve 7 no’lu plastiklerden uzak durmak şart! O halde hangi plastik türünün zararlı olduğunu anlamak için öncelikle numarasına bakmak gerekiyor. Herhangi bir plastik ürün alırken ilk işiniz altında bulunan numarayı kontrol etmek olmalı. Ya bağımsız ya da etrafında oklar olan bir üçgen içinde bu numarayı görebilirsiniz. Eğer ürünün altında hiçbir rakam yoksa -ki Türkiye’de özellikle pazarda satılan ürünlerde yokdaha da kötü! Numara varsa işiniz daha kolay. Peki hangi numara, hangi üründe kullanılıyor? Hangileri zararlı, hangileri değil? İşte evde kullanılan plastikleri ayırmanız için bilmeniz gerekenler:
1. PET veya PETE Polietilen içerir: Genelde su, iki litrelik alkolsüz içecekler ve yağların konduğu pet şişelerde kullanılır. Cam gibi şeffaftır. Zararsızdır.
2. HDPE Yüksek yoğunluklu polietilen: Deterjan ambalajları ve pet süt şişesinde bulunur. Zararsızdır.
3. PVC Polivinil klorid: Streç folyo, dış mekanda kullanılan eşyalar, plastik pipo, zemin malzemesi, duş perdeleri, şeffaf ve kabartmalı plastik ambalajlarda kullanılır. Zararlıdır!
4. LDPE Az yoğunluklu polietilen: Kuru temizleme ve çöp torbaları, yemek saklama kaplarında bulunur. Zararsızdır.
5. PP Poliproplen: Şişe kapakları, içecek kamışları, biberon, yoğurt kaplarında vardır. Zararsızdır.
6. PS Polistiren: Yemiş paketleri, plastik bardak-tabak, markette etin satıldığı köpük tabak, hazır paket fast food ürünlerdedir. Zararlıdır.
7. DİĞER: Bunlar birden altıya kadar kullanılan plastiklerin dışında kalanlardır. Yemek saklama kapları ve bazı pet şişelerde bulunur. Zararlıdır.
Bunlardan uzak durun
Uzmanlar özellikle 3 no’lu plastikten uzak durulmasını öneriyor. Çünkü 3 no’lu plastikler yiyecek ve içeceklere dioksin gibi toksik (zehirli) maddeler salıyor. Özellikle bu tür plastikler mikrodalga ve bulaşık makinesinde asla kullanılmamalı. Köpük tipi plastiklerin içerdiği polistiren ise ısınınca yiyeceklerle temasa geçiyor. Amerika’da yapılan bir araştırma, 6 no’lu plastiklerin hormonal bozukluklara yol açtığını kanıtladı. Dünya Sağlık Örgütü, bu maddenin insanlarda kanser yapma riski taşıdığını doğruladı. Tek kullanımlık plastik çatal, bıçak, bardaklar, yumurta kapları... Hamburger ve etlerin konduğu köpük malzeme... Sıcak tutan çaykahve bardakları. Diğer sınıfına giren 7 no’lu plastikler genellikle Endokrin bozucu (EB) adı verilen bir grup kimyasal içeriyor. Su damacanalarında, bazı biberonlarda ve kimi metalik ambalajlarda rastlanan bu kimyasallar vücutta hormonal değişikliklere neden oluyor. Hormonal bozukluklar da kansere yol açıyor.




Dün yayınladığı bir metinle uluslararası çiftçi hareketi La Via Campesina tüm dünyada sosyal hareketleri ve şahısları 28 Kasım – 9 Aralık 2011 tarihlerinde Güney Afrika’nın Durban şehrinde yapılacak Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UNFCCC) 17. Taraflar Konferansı (COP-17) için harekete geçmeye çağırdı. Çağrı, La Via Campesina’nın Güney Afrika’daki üye örgütü Topraksız Halklar Hareketi’yle (LPM) birlikte yapıldı.
Son iki taraflar konferansındakibaşarısızlığa ve hükümetlerin isteksizliğine atıfta bulunan metin, iklim müzakerelerinin, Bolivyaistisnasıyla, tüm dünya hükümetlerince bir pazaryerine dönüştürüldüğünü, bunun uluslarüstü şirketlerle birlikte yapıldığını söylüyor. La Via Campesina’nın metindeki savunusunca hükümetler, başta Afrika ve Güney Asya olmak üzere, tüm dünyayı iklim değişikliğinin alevlerine terk eden bir ber-mutad işleyiş yolunu tercih ediyor. Bunu gerek zengin ülke ve şirketlerin emisyonlarını düşürme mesuliyetlerini şaibeli bir şekilde fakir ülkelere naklettikleri karbon borsaları, gerekse Ormansızlaşma ve Orman Alanlarının Bozulmasından Kaynaklı Emisyonları Azaltma (REDD) gibi yerel halkları mağdur eden ve pazar mekanizmaları içinde çalışan yağmur ormanlarını koruma mekanizmalarıyla başarıyorlar. Çiftçi hareketi, her ne surette gelirse gelsin, bu tür çözümleri reddettiğini açıklıyor. Çağrı metninde, iklim değişikliğine sebeb olan ber-mutad işleyişin ayni zamanda yaygınlaşan biyo-yakıt tarımı ve genetiği değiştirilmiş organizmaları (GDO) da içeren endüstriel tarım vasıtasıyla devam ettiği belirtiliyor, bu tür bir tarımsal yapının sera gazı emisyonlarının %44′ünden mesul olduğunu hesaplıyor. Çiftçi hareketinin açıklamasında iklim değişikliğinin diğer bir başlıca kaynağı olan fosil yakıtların enerji sektöründeki kullanımına, özellikle kömüre, doğrudan bir vurgu ise görülmüyor.
La Via Campesina’ya göre hükümetler, iklim krizi çözümünden uzak tedbirlerdense  iklim ve doğa koruma meselelerine bütüncül bir çerçeve sunan Cochabamba Prensiplerini benimser bir çizgi izlemeli. Bunun dahilinde öncelikli bir hedef olarak gıda sistemini gıda muhtariyetine yönelik bir şekilde değiştirilmeli, yani yerel tüketim için yerel gıda üretimi yapmalı ve bunu çeşitliliği sağlayacak şekilde, sürdürülebilir usullerle çiftçi aileleri ve topluluklarına dayanarak yapmalıyız diyen hareket bunun için bazı öneriler sunuyor:
  • Çiftçi örgütlerince idare edilen, çiftçilerin birbirlerini eğitecekleri eğitim programlarını desteklemek
  • Çiftçi örgütlerinin tarımsal ekoloji eğitimi okullarını desteklemek
  • Endüstriel tarıma her türlü açık veya örtülü sübvansiyonu sonlandırmak
  • GDOları ve tehlikeli tarımsal kimyasalları yasaklamak
  • Ekolojik tarım yapan küçük çiftçilere üretim kredileri sunmak
  • Hastaneler, okullar vs.’ye yönelik doğrudan hükümet gıda satınalımıyla çiftçilerden adil fiyata ekolojik olarak üretilmiş gıda alımı
  • Tüketiciye doğrudan satış için ekolojik pazarların desteklenmesi
  • Ziraat eğitimini tarımsal ekoloji ve çiftçiden çiftçiye eğitim metodolojisini öne çıkarır şekilde değiştirmek
  • Yerel olarak üretilen ekolojik gıda için adil fiyat teşvikleri yaratmak
Hareket, hükümetlere iklim değişikliğiyle acil ve ciddi bir şeklde yüzleşmeleri için çağrı yapmaya devam ederken bir yandan da tarımsal ekoloji ve gıda muhtariyetini tabandan inşa etmeye devam edeceği sözünü veriyor. Bu anlamda atacağı pratik adımları şu şekilde sıralıyor:
  1. “Tarımsal ekoloji hareketini bir taban hareketi olarak değişen iklim kalıplarına uyum sağlayacak şekilde güçlendireceğiz.
  2. Kontrolümüz altında olan bölgelerde karbonu toprakta tutmak için orman tarımını teşvik edeceğiz, ağaç dikeceğiz, ekolojik tarımı, enerji verimliliğini teşvik edeceğiz ve maden ve endüstriel tarım menfaatlerince toprak talanını önlemek için mücadele edeceğiz.
  3. Her seviyede hükümete gıda muhtariyetini iklim değişikliğine bir çare olarak benimsemeleri için iletişim kuracağız ve baskı yapacağız.
  4. Çiftçi tarımının karbon finans mekanizmalarına dahil edilmesi için mücadele edeceğiz.
  5. Kırsal reform ile toprağın çiftçi ailelere dağıtılması  ve her türlü toprak talanına karşı çıkmak için mücadelemize devam edeceğiz.
  6. Durban’da COP-17′de ve Brezilya’da Rio+20′de, sivil toplumun diğer kesimleriyle birlikte, iklim değişikliğine sahte çözümlere karşı çıktığımız ve Cochabamba Prensipleri’nin benimsenmesini istediğimiz mesajıyla hazır bulunacak küçük ziraatçi ve çiftçi sesi yaratacağız. İklim değişikliği için en önemli çözümler olarak Küçük Ziraatçi Sürdürülebilir Tarımı ve Gıda Muhtariyeti üzerinde ısrarcıyız.”

Cancun'da La Via Campesina alternatif forum düzenlemişti
La Via Campesina’nın açıklamasına göre tüm Sahara-altı Afrika’dan kervanlarca köylü COP-17 için Durban’a gelecek ve burada başka sosyal hareketlerin temsilcileriyle birleşecek. Geçtiğimiz sene Cancun’da yapılan COP-16′da da Via Campesina en görünür ve sert muhalefet unsuru olarak   “Yaşam için Küresel Forum – Sosyal ve Çevresel Adalet” adı altında 76 ülkeden 300 köylü ve çiftçi örgütünün katıldığı alternatif bir forum düzenlemişti.
Hareket, 3 Aralık’taki Dünya Eylem Günü’ne de katılıyor olacağını açıklıyor. 2. Güney Afrika Kırsal Kadınlar Konferansı’nın ise yine Durban’da COP-17′nin ilk üç gününe denk düşecek şekilde yapılacağı bildiriliyor. Özellikle fakir ülkelerdeki kadınların iklim değişikliğinin etkilerinden orantısız derecede fazla etkilendikleri iklim adaleti literatüründe yaygın bir bilgi.
COP-17′ye Türkiye’den de hükümet katılımı dışında önde gelen çevre STKlarının ve Açık Radyo’nun yanı sıra Yeşiller Partisi’nin katılması ve gerek Konferans’ta gerekse Türkiye’de bilgi ve baskı unsuru olarak hükümetin şimdiye kadar kısa vadeli menfaat pazarlığından öteye geçirmediği iklim ve UNFCCC politikaları hakkında yoğun bir çalışma yürütmesi bekleniyor.
Türkiye’de iklim değişikliğine duyarlı insanlar Durban’a doğru süreçte ilk olarak hükümetin yıkıcı iklim ve enerji politikalarına karşı seslerini yükseltmek için tüm dünya ile koordinasyon içinde 24 Nisan‘da İstanbul‘da ve Ankara‘da 350 protestolarında biraraya geliyorolacak.
(Yeşil Gazete)
URL: http://www.yesilgazete.org/?p=34845





Sanayi ülkelerinde gıda israfı giderek artıyor. Tarlalardan sofralara gelene kadar, gıdaların yaklaşık yarısının çöpe atıldığı sanılıyor.
“Taste the Waste” (Çöpün tadına bak!) adlı belgesel film soruna dikkat çekiyor.
Deutsche Welle Türkçe’nin haberi şöyle;
Kırmızı, sulu domatesler, sarı biberler ve salatalıklar… Lezzetli bir salatanın malzemeleri gibi görünen bu gıdalar bir süpermarketin çöp konteynerinden çıkan ürünler. Gelişmekte olan ya da az gelişmiş ülkeler açlık, kıtlık, gıda fiyatlarının yüksekliği, gıda arzındaki yetersizlik gibi sorunlarla boğuşurken, sanayi ülkelerinde çöp tenekeleri çöpe atılan yiyeceklerle dolup taşıyor. Almanya’da yılda yaklaşık olarak 10 milyon ila 20 milyon ton gıda maddesinin çöpe atıldığı ve bu miktarın her geçen gün büyüdüğü tahmin ediliyor.
Bu tezata dikkat çekmek isteyen gazeteci Valentin Thurn, “Taste the Waste” (Çöpün tadına bak!) adlı belgesel filminde, yenebilecek durumda olan gıdaların neden çöpe atıldığını, sanayi ülkelerindeki gıda israfının, kalkınmakta olan ülkeleri ne yönde etkilediği gibi sorulara yanıt arıyor. İlk gösterimi bu yıl Berlin Film Festivali “Berlinale”de yapılan belgesel, 8 Eylül tarihinden itibaren Alman sinemalarında gösterime girecek.
Gazeteci Valentin Thurn’un araştırmalarına göre, tarlalardan sofraya gelinceye kadar gıda maddelerinin yaklaşık yarısı çöpe atılıyor. Peki, neden bu kadar çok gıda maddesini çöpe atıyoruz? Valentin Thurn, süpermarket çalışanları, yöneticiler, fırıncılar, bakanlar, psikologlar, çiftçiler ve AB bürokratları olmak üzere pek çok kişi ve uzmanla görüşerek, bu sorunun yanıtını arıyor. Örneğin filmde görüş aktaran bir çiftçi, patateslerin yarısını daha hasat aşamasında atmak zorunda kaldığını, zira müşterilerin çok küçük ya da büyük patateslerin diğerlerinden daha kötü olduğu gibi bir yanılgıya sahip olduğunu belirtiyor.
Thurn’un filminde ortaya çıkardığı ise, artan gıda israfından herkesin dâhil olduğu bir sistemin sorumlu olduğu. Artık süpermarketler bütün yıl boyunca her tür ürünü arz ediyor. Raflardaki ekmeğin akşam saatlerinde de taze olması gerekiyor, her mevsimde çilek bulunabiliyor… Üstelik ürünlerin süpermarketlerde alıcı bulabilmesi için mükemmele yakın görünmesi şart. Kenarı kopmuş bir marul, küçük bir çürüğü olan patates, ezik büzük bir elma doğrudan çöpe atılıyor; yoğurtlar ise son kullanma tarihinin geçmesine iki gün kala raflardan alınıyor. Bu buz dağının yalnıza görünen yüzü. Zira gazeteciye göre yiyeceklerin yarısının israf edilmesinin, iklim üzerinde de olumsuz etkileri bulunuyor. Tarım atmosfere salıverilen sera etkisi yaratan gazların üçte birinden sorumlu, çünkü gıda talebine karşılık verebilmek için dünyanın diğer ucunda yağmur ormanları yok edilerek, yeni tarım alanları açılırken, çöpte yok olmaya yüz tutan gıdalardan da, atmosfer için karbondioksitten 25 kat daha zararlı olan metan gazı açığa çıkıyor.
Çevre örgütleri de filme ve gıda israfına ilişkin çeşitli açıklamalarda bulundu. Greenpeace, filmin ekim aşamasından ticari olarak piyasaya sürülene kadar gıda artıklarının nasıl değerlendirildiği skandalını gözler önüne serdiğini belirterek, son kullanma tarihi uygulamasının yeniden gözden geçirilmesi çağrısında bulundu. Greenpeace açıklamasında, “Zira son kullanma tarihi yasal olarak değil, gıda sektörü tarafından belirleniyor. Firmalar böylelikle ürünlerine yönelik talebi artırırken, daha fazla çöp açığa çıkmasına neden oluyor” denildi.
Alman Açlıkla Mücadele Örgütü Genel Sekreter Wolfgang Jamann ise yeterince gıda maddesi üretilmesine karşın, dünyada bir milyar insanın açlık çekmesinin bir skandal olduğunu belirterek, “Gıdaya bir ‘değer’ olarak saygı duymanın ve yiyeceklerimiz konusunda daha bilinçli olmanın vakti gelmiştir” şeklinde konuştu.
Kaynak : NTV – 6 Eylül 2011