Kastamonu'nun Siyez Buğdayı Presidia Oldu.-I


Siyez “Presidium”una eriyor…
Kastamonu Postası 26/08/2012
 

Vali Erdoğan Bektaş,  mutlulukla tebessüm ederek, “En sonunda yaşını 12 bin 500 yıla çıkardınız mı?” diye sorunca Slow Food’dan Burcu Gezeroğlu’na…

İçimden “Şimdilik” demek geçti.


Öyle ya bakmışsın başka bir “tepe” bulunur yarın bir gün…

Yaşgünü pastasına diktiğimiz mumlar siyezin, bin iki bin mum daha artıverir o dakka.


Öyle görünüyor ki çünkü…

Tarım, yerleşik hayata geçilmeden çok daha önce başladı. Av peşinde koşmak iyiydi elbette de, e insan aynı insan, illa eşeğini sağlam kazığa bağlamalıydı, bi yandan da çaktırmadan ekti biçti bulduğu düz alanları bana kalırsa.


Vali Bektaş, tüm varlığıyla siyezin yanında…

Hatta sanırım kimse anlatmadan o farkına vardı siyezin hazine değerinde olduğuna. Siyez dünya yüzünde bir yere varacaksa, bunda emin olun emeği çok olacak.


Öte yandan…

Siyez bulgurunun yaşını söylediğimde bilakis bu ülkenin tarım bakanlarının, “Hadi ordan” dedikleri günleri yaşadım ben. “Sallama” diyerek lafı ağzıma tıkmıştı hatta bir tanesi.


Siyasiler böyleydi…

Okumuşlar da farklı  değildi hani. Hata bende, tuttum bir profesöre siyez bulgurunun tarihini anlatmaya kalktım ince ince. Hiç unutmam, “Yaşı büyüdükçe fiyatı da artıyor mu?” diye sormuştu. Vurur musun, öldür müsün durumları anlayacağınız.


E tarım bakanlarına, en okumuşlarına anlatamadığını..

“Halka” nasıl anlatacaksın.


Anlatamadık…

Allah’tan, siyezi binlerce yıldan beri ayakta tutan doğal seçilim var da, anlatsan da anlatamasan da, o, belli ki çiftçinin üretiminde çok önemli bir köşe taşı ki, ritmini hiç bozmadan yaşamda kalmaya devam ediyor.


Bi yanıyla…

Bilim insanlarının daha yeni yeni farkına vardıkları siyez buğdayının bilgisine, siyezin işlerine yaraması nedeniyle binlerce yıldan beri vakıflar ve n’apsan da vazgeçmiyorlar.


Siyez, “Diplomat” oluyor…


Nazım, “Güneşli bir toprak kokusu vuruyor başıma, bir buğday tarlasında, ekinlerin içinde kayboluyorum” der bir şiirinde…

Kendini sıcacık bir denize bırakır gibi buğday tarlasına bırakanlar, bu mısraların anlamını çok iyi anlar.


Hele bir tarlanın sınırında görmesin seni, önce sarı başaklarıyla göz kırpar, bakar oralı olmuyorsun, o sıra imdadına yetişen rüzgarın yardımıyla bir sağa eğer başını bir sola, “Gel” der adeta…

Üstelik muadili yok, dünyada bir tane, mumla arasan bir eşine dünya yüzünde rast gelme şansın yok.


Ezelden beri bir Kastamonu’ya göz kırpardı, bundan böyle tüm dünyanın sevgilisi olacak…

İstanbul’daki Fikir Sahibi Damaklar grubunun başlattığı çalışma sayesinde ilimize gelen Slow Food Biyoçeşitlilik Vakfı Başkanı Piero Sardo ve Palermo Üniversitesi Ziraat Bölümü Öğretim Görevlisi Francesco Sottile’nin İhsangazi’deki üretim alanlarında yaptıkları incelemelerin sonucunda siyez, umuyorum ki ülkemizin ilk “Presidium” ürünü ünvanına sahip olacak. “Presidium”, bi nevi, korunması elzem ve üretimi sürdürülebilir kılınması için desteklenmesi gereken ürün anlamı taşıyor.


Daha önemlisi ne biliyor musunuz?...

Ekim ayı sonunda İtalya’da Slow Food tarafından dünyadaki tüm ülkelerin yerel ürünlerini bir araya getirecek bir fuar düzenlenecek. İşte bu fuarda ülkemizin iki masası olacak. Bu masalardan birinde İhsangazili siyez bulguru üreticileri oturacak. Ürettikleri bulguru, dünyanın her köşesinden gelen binlerce kişiye anlatacaklar.


Siyezle bereber…

Türkiye konuşulacak, Kastamonu konuşulacak.


Bi nevi…

Olimpiyatta göndere Türk Bayrağı çektirmek gibi bi şey.


Et var, süt var…


İhsangazi’deki üretim alanlarında yapacakları incelemenin ardından siyeze, dünya çapında onur ve isim vererek “Presidium” ilan edilmesini sağlayacak olan Slow Food Biyoçeşitlilik Vakfı Başkanı Piero Sardo ve Palermo Üniversitesi Ziraat Bölümü Öğretim Görevlisi Francesco Sottile’nin ilimizdeki ilk durakları… Gıda, Tarım ve Hayvancılık İl Müdürlüğü oldu. İl Müdürü Osman Yaman ve yardımcısı Ayhan Çağlayan’dan bilgi aldılar.


Yaman anlattıkça biriktirdikleri soruları ardı ardına sordu ikili…

Sordukları tüm soruların cevabını mantıklı ifadeleriyle Osman Yaman ve yardımcısı Çağlayan verdi. Ben, size İtalya’daki durumu anlatmak istiyorum. Örneğin, “Yerli büyükbaş ırkınız var mı?” dediler. İtalya’da yaklaşık 400 yerli ırk büyükbaş hayvan var ve kimisinin nesli sona doğru ilerlese de korumak içim halk elinden geleni yapıyor.


Sonra, iki yüzküsur bin büyükbaş hayvan varlığımızın olduğunu öğrenince, “Et ve sütü ne yapıyorsunuz?” sorusu geldi haklı  olarak...

Kastamonu’yu geçelim, İtalya’da her şehir kendi ineklerinin sütünden kendi şehirlerinde yapılan peyniri yiyor haberiniz olsun. Yani, süpermarketten gidip, bilmem hangi şehirde üretilen peynire yüz veren yok, illa kendi sütü, kendi peyniri olacak. Et de aynı. Et satışının yapıldığı  dükkanlarda, etin hangi köyden, hangi ırktan olduğunun bilgisi dahi mevcut. Reçeli, marmelatı, zeytinyağı, marulu, domatesi aynı.  “Halden aldım markete sattım, marketten de vatandaş aldı” yok yani.


Patates sordular sürekli, yolboyu görmüşler, “Yerli ırkınız var mı?” dediler…

İrlanda’nın bi dönem patetes üretiminin sıkıntıya düşmesinin ardından adeta kırıldığını  örnek verip, “Aman patatesinize sahip çıkın” demeye getirdiler.


Ben Isırganlık patatesini biliyordum, Karadere’de yetişen patates de meğer çok lezzetli olumuş…

Gelin, evimize almayacağımız gibi, lokantalarda önümüze getirilen “hazır kızartma”  patatesleri de geri gönderelim.


Bu, hayat memat meselesi, küçük görmeyin…

Patates varsa, Anadolu var çünkü.


Çiftçi Vali Bektaş…


Slow Food yetkililerin ziyareti esnasında bir merakımın cevabını bulma şansını yakaladım…

Mevzu, Vali Bektaş’ın konağın bahçesinde yetiştirdiği domateslerin akıbeti. Tohumunu filan merak ediyordum. Bi de lezzetini.


Vali Bektaş’ın küçük bir plantasyonda da olsa domates üretimine başladığından…

Mahsulü, geleneğe uygun toplamak için fındık sepet alması sayesinde şahit olmuştum. Yerli tohum kullanacağından, organik usulle yetiştireceğinden emindim gerçi.


Anladığım kadarıyla kendine düşen görevi fazlasıyla yerine getirmiş…

Kullandığı tohumun yerli olup olmadığı konusunda, işlerinin yoğunluğu nedeniyle olsa gerek yeterince titiz davranamamış ancak. Sonuçta da hibrite kurban gitmiş.


E hibrit bu, vali de olsan gözünün yaşına bakmaz insanın…

Kendi ifadesi, yetiştirdiği domateslerin ne tadı varmış, ne de kokusu.


Beri yandan iki gün  önce yerel bir üreticiden Serdar İzbeli’ye beraber aldığımız domatesler aklıma geldi…

Üçü bir kiloydu.


Yamru yumru, yer yer çürükleri, lekeleriyle yüzüne bakılmaz haldeydi ama…

Bir kesiverdin mi kokusu, üç mahalle öteden duyuluyordu n’aber.
26.08.2012
MustafaAFACAN
Kaynak:http://www.kastamonupostasi.com/kposta3/index.asp?fuseaction=home.makale&cid=25724

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Teşekkür Ederim.